Benim Küçük Dostlarım Eşliğinde İmparatorluk Kulübünü İzlemek

Bir adamın karakteri onun kaderidir.

 

Baştan söyleyeyim kitabı okumadan ve filmi seyretmeden bir yargıya ulaşmak sizi fena halde çarpabilir. Benim Küçük Dostlarım ve İmparatorlar Kulübü hatıralardan yola çıkarak oluşturulmuş biri görsel diğeri işitsel sanatların etkileyici ürünleri olarak okuyucusunu ve izleyicisini bekliyor. Benim Küçük Dostlarım’ın yazarı Halide Nusret Zorlutuna, idealleri olan bir öğretmendir ve idealleri uğruna seçme hakkını kullanıp öğretmenliğe başlamış, uzun yıllar öğretmenlik mesleğini sürdürüp topluma pek çok öğrenci kazandırmıştır. Öğrencilerin her biriyle yakından ilgilenmiş. Şehir şehir gezip ideallerini aramış bir idealisttir. Zorlutuna’ya gören başarılı bir öğretmenin en önemli şartı öğrencileri yakından tanımaktır.

İmparatorlar Kulübünün hocası William Hundert ise mesleğine âşık bir idealisttir. Kuralları olan ve kurallar çerçevesinde yaşamını sürdüren, idealleri uğruna bazı şeyleri ertelemiş, ötelemiş bir karakter olarak karşımıza çıkar. Tek amacı vardır topluma idealize ettiği kişileri kazandırmaktır. Bunun için kişisel hayatını geri plana atmış bir kahraman pozisyonundadır. Her ikisi de yaklaşık 35 yıl öğretmenlik yapmışlardır. Bu iki öğretmen arasındaki en önemli fark hitap ettikleri kitleyle yaşadıkları coğrafya olmalı. Zorlutuna, genelde kız öğrencilere ve çoğunlukla da kıyıda köşede kalmış, unutulmuş, bazısı problemli ve çoğu eğitim-öğretimin içinde kaybolmuş bireylere hitap eder. Hundert ise elit bir tabakaya, St. Benedict’s gibi elit bir okulda ders anlatmaktadır. Gelen öğrencilerin hepsi yüksek tabakaya mensup ailelerin çocuklarıdır. Ama her ikisinin de amaçları ortaktır. İdeal bir öğrenci yetiştirmek, bunun için inandıkları ve güvendikleri bazı seçimler yapmaktan geri durmazlar. Hatta bazen kuralları esnettikleri bile olmuştur. William Hundert, Sedgeweck’in babasıyla görüşmeye gittiğinde kendisine hediye edilen silahı zoraki olarak kabul etmiştir lakin uğradığı hayal kırıklığını atlatabilmesi çok da kolay olmamıştır.

William Hundert, Senatöre Sedgeweck’in durumunu anlatırken hiç çalışmadığını, Yunan ve Roma tarihi bir yana mevcut okumaları da yapmadığını dile getirirken Senatör’den hiç beklemediği bir karşılık alır.

Bu anlattıklarınız ne işe yarıyor?

Yarar kelimesi belki de eğitimin en önemli çıkmazı durumunda. Anlatılan şeylerden ilham almadan salt bir yarar gözetmek belki de insan denen varlığın pragmatist tarafına yaslanan bir olgu olsa gerek. Her şeyden bir yarar beklemek, Prof. Hundert, Platon’dan Aristo’dan Çiçero’dan dem vuradursun senatör hiç de böyle düşünmemektedir.

Öğretmenin en önemli vazifesi karakterleri, öğrencileri şekillendirmek midir? Hundert bunu yapmak istemektedir.

Ama senatör hayır, oğlumu şekillendiremezsiniz, onu sadece ben şekillendiririm diyerek siz ona sadece öğretin, dünyanın yuvarlak olduğunu, kimin ne zaman nerede öldüğünü öğretin yeter diyerek bir öğretmenin sadece bilgi verici bir pozisyona sokulmasını istemektedir. Kendince haklı mıdır? Öğretmenin görevi öğretmek dışında şekil de vermek midir? Eğitim siteminin içinde düşünülecek bir konudur. Evet, Hundert, senatörün söylediklerine sadece evet diyebilmiştir. Okuluna yani idealine döndüğünde kimliğinden taviz vermeden işini yapmaya devam etmiştir.

Zorlutuna, pek çok öğrencinin kalbine dokunmuş gibidir anılarında. Halide Nusret’e mesleğini tanıtan ve sevdiren öğrencileridir. Yazar, öğrencilerini tanıyıp sevdikçe, öğretmenlik mesleğinin anlamını daha iyi idrak etmeye başlamış, öğrenciye dersi sevdirip öğretmenin yolunu, yıllar içinde kazandığı tecrübelerle öğrenmiştir. O, mesleğini sadece bilgi aktarımı olarak görmemiş, öğretimin yanında çocukların eğitimine, onlarda olumlu yönde davranış değişikliği oluşturmaya özellikle dikkat etmiş, öğrencilerinin kişilik, yetenek ve ilgileri doğrultusunda gelişmelerini istemiştir. Hatta zamanla fark ettiği bir şeyi kendine ölçü almıştır.

Öğretmen ağzından çıkan her sözcüğe dikkat etmelidir. Yoksa o öğrencide kalıcı olabilir. Bunu da bal gibi sözcüğünün yanlış anlaşılmasıyla öğrenir. Öğrencilerini yakından tanıyan ve onların dertleriyle ilgilenen her konuda onlara yardımcı olan bir öğretmendir. Hem öğretir hem model olur. Öğreticiliğin evrensel temasını yakalamış gibidir. Her ikisi de seçimler yapar. Bazılarına bazılarından daha fazla inanırlar. Her ikisi de okulla iç içedirler. William Hundert okulda kalmakta ve okulu kendisinin bir evi olarak düşünmektedir.

“Evimiz ortaokulla sırt sırta idi. Ders zillerini odanın içinde çalınıyormuş gibi duyuyordum. Çok defa, yatağımdan fırlayıp arka salona koşar, alnımı cama dayar, “onlar”ın bir kuş sürüsü gibi cıvıldaşarak okul avlusuna dökülüp, dağılışlarını; sonra bir ikinci zil sesiyle tekrar toplanarak içeriye girişlerini, nefessiz, seyrederdim. Sonra, yüzüm gözyaşlarıyla sırılsıklam, yatağıma dönerdim. Çok seneler önce, aynı okulda öğretmenlik etmiş olduğum güzel günleri hasretle düşünmeğe dalardım.” (Zorlutuna, 1948, s. 91.)

Zorlutuna’ya ait bu cümleler ise yazarın okulla nasıl bir bağ kurduğunu göstermesi açısından dikkat çekicidir.

William Hundert, Sedgewick’e inanmıştır. Onun zeki olduğuna düşünüyordur. Öğretmenlik içgüdüsüyle ona olan güvenini notuna ekleme yapmayla gösterir. Julius Sezar yarışmasında ilk üçe girmesine rağmen Martin Blythe’in yerine Sedgewick’i tercih etmiştir. Bu doğru mudur tartışılacak bir şey. Hakkı olan bir öğrenci yerine inandığınız bir öğrenciyi sıralamaya dâhil etmek ne kadar öğretmenlik etiğiyle bağdaşır. Ve yaptığı bu seçim Hundert’i haklı çıkarmış mıdır? Zorlutuna da inandığı, güvendiği bir öğrencinin evlenmesine yardımcı olmuştur. Ona her konuda güvenip düğününe bile gitmiştir. Netice büyük bir hayal kırıklığı. Evlendiği günün eşiğinde evlendiği kıza kötü davranışlarda bulunmuştur. Zorlutuna buna şahit olur. Sonrasında bu genç hapse düşer ve öğrenciye olan bütün inancını kaybeder, onu affettiği için pişmandır. Hundert da güvenmiş ve inanmıştır. Sedgewick ise onu bir kez değil iki kez hayal kırıklığına uğratmıştır. Filmin son sahnelerinden birisinde prof. duygularını sedgewick’e açıklamıştır. Seni bir öğretmen olarak sınıfta bıraktım. Hepimiz bir gün aynaya bakmak zorunda kalacağız. Ve gerçeklerle eninde sonunda yüzleşeceğiz. Sedgewick bu sözler üzerine kimin umurunda ahlak ve fazilet. Güç ve para kimdeyse güçlü odur diyerek ideal bir karakter olamadığını izleyiciye gösermiştir. Bu sahneler aslında baba-oğul- baba figürünün bir yansıması olarak da okunabilir. Bazen seçimler sizin için doğru neticeleri vermeyebilir. Ama öğretmenlik biraz da seçme ve seçilme işidir. Siz seçilmiş bir kişi olarak ordasınızdır ve seçim yaptığınız şeyin varlığına inanırsınız.

Filmin sonunda Prof. Hunter’in Blaith’e senin hakkını tam olarak veremedim ve hakkını yedim demesi, aslında orada sen olmalıydın itirafı geç de olsa eksik parçanın tamamlanması açısından olumlu bir kesitti. Çünkü öğretmenler her zaman doğru kararlar veremeyebilir.

Prof. Hundert; hayatın başarısı tek bir hata ya da başarıyla ölçülmez. Bunu diğer öğrencilerim sayesinde öğrendim diyecek kadar kendi eleştirisini yapabilen birisidir.

Gerek Zorlutuna gerekse de Prof. Hundert ideal bir öğretmenin nasıl olması gerektiğiyle ilgili yaşantıları ve hikâyeleriyle uzun yıllar öğrencilere okutabileceğimiz ve izletebileceğiz türden yapıtlar olarak edebiyat ve sinema tarihindeki yerlerini çoktan aldılar.