Çaydanlık

cydnkSabahattin Ali’nin meşhur bir hikâyesi vardır; Çaydanlık. Hapse giren bir adamın ölümü ve daha sonra cenaze üstüne gelen karısının davranışlarını anlatır. Mahpus ölmüştür ve karısına haber vermişlerdir. Apar topar gelip, o değilden bir iki gözyaşı döken kadın, daha sonra kocasının eşyalarını toplamaya başlamıştır. Bulamadığı çaydanlık için ortalığı velveleye vermiş, bir anda tüm derdi adamdan kalan eşyalar olmuştur. Kadın, cenazenin alınıp, gömülmesi ikazını yapan idare müdürüne itiraz edip “ne demekmiş o? Mademki mahpus damında can verdi, ölüsünü de sen kaldır! Elimi sürmem. On para da vermem,” deyip, çekip gitmiştir.

Çok güzel hikâyedir bu ve çok şey anlatır insanların nankörlüğü ve münafıklığını sergileme adına… Aslına bakarsanız her ölüm bir trajedidir ve her ölünün ardında bırakacağı,  birilerinin istifade etmek isteyeceği bir çaydanlık da illaki vardır. En basitinden çevrenizden görüp duyduğunuz miras kavgalarını anımsayın…

Son aylarda yaşanan sözde barış iklimi ya da özde yürütülen pazarlıklar sayesinde teröre yeni kurbanlar vermekten en azından geçici olarak kurtulduk varsayıyoruz. Demek ki otuz küsur yıldır çatışmalara kurban verilen evlatlarla maksat, silahlı Kürt ayaklanmasını demokratik platforma çekmek ve ülkenin topyekûn  “demokratikleşme”  sürecine girmesini sağlamakmış…

Peki, 30 yıldır süren çatışmalara yön veren ve bugün masa da buluşan taraflar son tahlilde birbirlerinden ne kadar farklıydı?

Misal çocuklarınızı askere göndermeyin diye çağrıda bulunan sözde barış çevreleri, aynı hassasiyet ile neden çocuklarınızı dağa göndermeyin çağrısında da bulunmazlardı?

Ya da her gelen şehit cenazesinden sonra düşen kanların yerde kalmayacağına dair nutuklar atan politikacı ya da üst düzey bürokratlar içinde neden tek bir şehit babasına denk gelmedik?

Bu gün gelinen noktada, 30 yıllık şiddet ortamının tüm günahını devlete yükleme kolaycılığına kaçmak ya da terörle mücadele adı altında işlenen günahlar ile yüzleşmekten korkmak ne derece ahlaki?

Bu ülkenin politikacıları ve yazarları geçmişe dair neden hiç günah çıkarmaz ya da niye hala seçim çadırında molotof saklar? Kahraman bürokratları ya da barış delisi teröristleri neden şiddete dayalı yöntemlerini hiç sorgulamadı ve sorgulamaz?

30 yıldır bu ülkenin Doğusu’nda ya da Batısı’nda kalkan cenazeleri vicdanlarımıza nasıl gömeceğiz sorusunu bu adamlar niye hiç aklına getirmez?

Çünkü dertleri barış değil… Aradıkları 30 yıllık silahlı mücadelelerini taçlandıracak bir zafer… Çaydanlık… Cenazeler nasıl olsa kalkar…