Doğmadan Önce, Ölümden Sonra…

”Korkarım haşre kadar böylece suzan olayım…”

Urfa Gazeli’nin bence en güzel dizesi.

Suzan olmak; yanmak, kavrulmak.

Haşr ise toplanmak, bir araya gelmek demek. Daha doğrusu Ba’sü ba’de’l-mevt, yani ölümden sonra dirilmek. İsrafil Sur’a ikinci kez üfler, bütün ölüler dirilir ve haşr-ı ecsâd ‘ın (ölülerin) toplanması olayı gerçekleşir.

Hülasa, gazelin şairi diyor ki;

”Korkarım ayrılık ateşinden kıyamete kadar böylece yanayım”

Elbette kıyamete kadar yaşama şansı olmadığı gibi kıyamete kadar yanma şansı da yok.

Nihayetinde her şeyin bir ömrü var ve geçip gidiyor.

Geriye kalan ne?

Belki bizi, bizleri hatırlatacak bir şeyler bırakırsak…

Bir isim, bir mimari yapı, bir varis ya da en kötüsünden bir mezar taşı

Peki ama niye ?

Yok olmaya direnmek için mi ?

Ben de buradaydım diyerek ebediyete eko salabilmek için mi ?

Ya da en korktuğumuz ölüme güya meydan okuyabilmek için mi ?

Misal ölümden niye korkarız bilir misin?

Çünkü ölüm yüreklerimize sonrasının bilinmezliğinden tetiklenen bir korku salar.

Yani ölüm bizi korkutur çünkü ötesini bilmeyiz.

Halbuki doğmadan öncemizi de bilmememize rağmen ondan niye korkmayız, merak etmeyiz ?

Çünkü benciliz, o zaman yoktuk, hiçliğin içinde hiçtik.

Şimdi ise varız ve tekrar yok olma, hiçe karışma fikrine katlanamıyoruz.

Anlam arıyoruz.

Yazar Mark Twain güzel özetliyor aslında;

”Ölümden korkmuyorum. Doğumumdan milyarlarca ve milyarlarca yıl öncesinde de ölüydüm ve bu yüzden hiçbir rahatsızlık hissetmedim.” – Mark Twain

Aslında en korktuğumuz ölüm, hayatın ekolojik / biyolojik döngüsü içerisinde aldığı rolle kendisini en anlamlı kılan şey.

Çünkü öldüğümüz zaman adına besinlerden temin ettiğimiz enerji dediğimiz ateşleyici ve yürütücü güce ihtiyacımız kalmaz. Yeni enerji kaynağına ihtiyacımız kalmadığı gibi vücutta arta kalan enerji kaynakları da gömüldüğümüzde toprağa geçer.

Kısacası biyolojik yaşam döngüsü dediğimiz enerji transferi gerçekleşmiş olur.

Tıpkı Şener Şen’in ünlü filmi Eşkiya filminde geçtiği gibi;

”Korkma. Sadece toprağa gideceksin. Sonra toprak olacaksın. Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin. Oradan özüne ulaşacaksın. Çiçeğin özüne bir arı konacak. Belki, belki o arı ben olacağım…”

Fakat dedik ya insanoğlu bencil.

Böylesi devasa bir ekolojik sistemi dahi kendine yontar. Her şeyin anlamını, kendi varlığını merkeze alarak açıklamaya çalışır. Evrenin merkezine kendini koyar ve etrafını saran her şeyin insanoğlu için bir anlamı olduğunu varsayan çıkarımlar yapar.

Kimileri de Ab-ı Hayat peşinde koşar, ölümsüzlüğü hatta ölümün olmadığı bir dünya hayal eder.

Halbuki eğer ölüm mefhumu olmasaydı sadece insanlar için değil hayvanlar, bitkiler için de olmayacaktı. Kasaplar çalışmayacak, tavuk şiş, kuzu pirzola hayvanlara da ölüm olmadığı için asla tadına varılamayacak lezzetler olacaktı.

Ya da insan hırsını hesaba katarsak, ayakları, kanatları tabaklara servis edilirken bu hayvancıklar çolak, topal devam edeceklerdi matrix hayatlarına.

Yine misal ölümsüz bir dünyada gündüzün, gecenin, mevsimlerin, yılların kısacası zamanın hiç bir anlamı kalmayacaktı.

Düşünsene, eğer ölüm olmasa sabahları neye uyanırdık ki ?

Her sabah tekrar, tekrar uyanacağın rutine bağlamış bir dünya sıkıcı olmaz mıydı ?  Zaman kavramı önemini kaybettiği gibi amaç ve zamanı yan yana getiren güdülerde silinip gitmez miydi ?

Halbuki, bir futbol maçını izlemek neden keyiflidir sence ?

Çünkü 90 dakikadır ve her ne yapılacaksa o doksan dakika içinde yapılır.

Aksi takdirde, hiç bitmeyecek sonsuza kadar sürecek bir futbol maçını izlemenin ya da oynamanın keyifli kalabileceğini farz etmek saçma olmaz mı ?

Hayat da böyle işte. Başlangıç düdüğü ile bitiş düdüğü arasında sürekli koşturduğumuz bir hengame. Ama dedik ya onu özel kılan bir başlangıcının ve sonunun olması. Ne kadar oynadığın değil nasıl oynadığın yani süreyi nasıl geçirdiğin mühim.

Kimileri materyalisttir ve eldeki kısıtlı sürenin bilincinde, para, şan, şöhret, aşk, sevda yani zafer duygusuyla tamamlamak ister ömrünü.

Kimileri daha ileri gider ve ölümden sonra dahi adının şükran duygularıyla sonsuza değin anılmasını ister. Halbuki her ne yaparsan yap adın kaç bin yıl daha öteye taşınabilir ki ?

Kimileri ise Diyojen gibi nefsini kendine esir eder, İskender gibi sultanlara posta koyarak dünya nimetlerini elinin tersiyle iter. Onlar için dünyevi ihtiraslar boşa bir hevesten öteye geçmedi, geçemez. Amma ve lakin Diyojen gibi düşünenlerin çoğu da zamanın derin dehlizlerinde kaybolup gitmedi mi ?

Kimileri içinse hayat bir anlam arayışıdır ki binlerce yıllık hikayelerde tanrılar, tapınaklar, çobanlar ve kurbanlarla süslenerek müjdelenen göklerin kutsal krallığının kapısı sonsuza değin açılsın.

Doğmak ve Ölmek.

Doğmadan önce neredeydim, öldükten sonra nereye gidiyorum ?

Çiçeğin özüne mi ?  kutsal krallığa mı ? koskocaman bir hiçliğe mi?

Herkesin cevabı kendinde gerçek ise gelecekte saklı.

Vesselam…