Gizli Bir Hazineydim Ben, Bilinmeyi Murad Ettim…

İbni Arabi aktarır;

Gizli Bir Hazineydim Ben, Bilinmeyi Murad Ettim…

Allah’ın insanları neden yarattığını açıklayan Hadis-i Kutsi.

Devamı şu şekildedir: Sevgi ile insanı yarattım…

Bilinmeyi murad etmek, bilinmeyi arzulamak, tanınmak, unutulmaktan kaçınmak, nasıl bir güdünün ifadesi olarak değerlendirilebilir?

Uçsuz bucaksız kainatı yarattıktan sonra nokta kadar dünyada bilinmek için insanı yaratmak.

Peki ama neden?

Tanrı neden bilinmek ister? Yalnızlık olabilir mi sebebi?

En güçlünün, en mükemmelin, en akıllının kendisi olduğu bu evrende küçücük insancıklar yaratıp bilinmek istemek.

Hatırlanmamaya, unutulmaya dair geliştirilen güdü.

Bu güdüye dayalı olarak kendi rızası için aç kalınmasını, kurbanlar adanmasını periyodik olarak haftada bir gün ya da günde beş sefer anılmayı kesintisiz talep etmek.

Bu minvalde kurallar koyup ödüller ve cezalar yağdırmak. Merhamet ve intikamını gözümüze, gözümüze sokarak Tanrısını bilene, unutmayana hediyeler dağıtmak, bilmeyeni de gazap ve öfkesiyle en ağır işkencelerden geçirerek cehennemde sonsuza dek yakmak.

Kısacası yarattığı insancıklara dair beklenti geliştirmek ve bu beklentinin karşılandığı ölçüde tavır belirlemek.

Halbuki beklenti içine girmek demek hayal kırıklığı ya da mutluluğa açık bir davetiye çıkarmak demektir.

Acaba insanlar ben merkezli fıtratlarını, yetersizliklerini Tanrı kavramının içini doldururken de yansıtmış olabilirler mi?

Bencillik ve ben merkezli yaşama uyumlu bir Tanrının icadıyla onu da kendimize benzetmek yani.

Örneğin;

Onun rızası için mi itaat etmeli yoksa, cennete gidip yetmiş huriyle yatmak için mi?

Ya da daha ötesi, işkencelerden, azaptan, yanmaktan kurtulmak için mi?

Misal, Tanrı kavramı etrafında geliştirilen bu kuramda onu bilmenin, zikretmenin ve ona ibadetin mecburi olduğu fakat karşılığında hiç bir ödülün, cennetin sunulmadığı bir senaryo vaki olsaydı insanoğlunun tepkisi ne olurdu?

Öldükten sonra hiçliğe karışılacağı ama yine de Tanrıya ibadetin cehennem silahıyla mecbur tutulduğu bir senaryodan bahsediyorum.

Cevap, isyan, kaos.

İşte bu yüzden doğdu iki istikamet;

Cennet ve Cehennem.

Tanrı ile kulu arasında birbirlerine olan beklentilerinin sonucunda bir cevap olarak ortaya gelen iki kavram.

İlki, insanın ben merkezli doğasına bencilliğine cevaben sunuldu. ”Boşa değil bütün bu ibadetler al bu da mutluluğun, ödülün!” demek için.

Diğeri ise Tanrının sevgiyle yaratıp bilinme beklentisi sonucu ortaya çıkabilecek hayal kırıklığının intikam aracı oldu.

– Beni yarattın, sana hamd ettim o halde ödülümü ver – Cennet

– Seni yarattım, bilmeni bekledim, beklentimi boşa çıkardın o halde cezan – Cehennem

Bu ilişkinin merkezinde ise menfaat ve ben merkezcilikle beslenen beklenti duygusu.

Halbuki Tanrı ile kurulan ilişkinin korku-itaat düzleminde bir efendi-köle ilişkisinden ziyade sevgi hatta karşılıksız sevgi üzerine kurulması daha doğru olmaz mıydı?

Kölelik kurumunun normal kabul edildiği binlerce yıllık sosyolojik haritamızda son 150 yıldır ahlaki bir evrim geçirdik ve bu kurumu sosyal hayatımızın dışına ittik.

O halde Tanrı ile olan ilişkimizde de bazı güncellemelerin zamanı gelmedi mi sizce de ?

Gerçi bu sevgi (cennet) ve intikam (cehennem) paradoksunun farkına varıp kader kavramıyla kuşatmak konuya ayrı bir boyut katmıyor da değil.

Çünkü her beklentinin hem kendisi hem de sonucu bir anlamda zaten yazgı ve kaderimiz değil mi?

Nihayetinde kaderde varsa büzülmek, neye yarar üzülmek?

Vesselam…