Güven ve Sadakat, Bir Müptezel Becayiş…

Bazı kelimeler vardır, insanın kulağına çok hoş gelir.

Söylenişlerinde sanki bir estetik, bir sanat eseriymişcesine tesir barındırırlar.

Kulağa hoş gelen böylesi kelimelerden bazıları vardır ki söylenişleri hoşta olsa anlamları nahoştur.

Misal şehla derken ne tatlı gelir tınısı kulaklara.

Halbuki bildiğiniz göz kaymasıdır.

Ya da tufeyli kelimesi;

Parazit, başkalarının sırtından geçinen ya da düğünlere davetsiz giden misafir demek…

Örnekleri çoğaltabiliriz.

Yine misal mayhoş tabiri aslında olumsuz bir durumu tasvir eder ama kelimenin fonetiği zıttı bir hissiyat sebebi olmaz mı sizce de ?

Biteviye kelimesi ayrı bir örnek. Ne hoş çıkar ağızdan aslında. Sürekli, rutin anlamındadır. Muadili mütemadiyen de aynı monoton anlamı taşır ama tınısı pek hoştur.

Müştemilat demeyi de pek sever çoğumuz. Ya da ropdöşembır. Çünkü ağızdan çıkarken farklı bir havası vardır bu kelimelerin. Halbuki birincisi bakıcı evlerine denirken diğeri ise bildiğiniz sabahlıktır.

Kevaşe, yosma, aşüfte, alüfte, şorolo gibi kelimeler içerik açısından biraz daha kulak kızartıcıdır ama hiç inkar etmeyelim kulağa hoş gelen kelimeler listesinde kendilerine rahatlıkla yer bulabilirler.

Bir de Bühtan var. Sanki bahar, behlül der gibi. Halbuki iftira ile aynı anlama geliyor. Ne itici, ne korkunç…

Tıpkı anlamını bilmediğimiz ama kulağa hoş gelen kelimeler gibi kimi insanlarda ilk bakışta bizde dış görünümden, mimikten ve diksiyondan ötürü hoş bir izlenim oluşturur ve güven pompalarlar.

Daha ilk bakışta aurası ve tarzıyla etkileyen insanlardır bunlar. Hiç bir şey yapmasalar dahi oldukları yerde durup pozitif dikkatleri üzerine çekerek olumlu intiba saçabilirler.

Amiyane tabiriyle kendisi gelmeden türküsünü söyleten cinsten insanlardır bunlar.

Kelimelerde işimiz kolaydır. Sadece sözlüğün kapağını açarak sır perdesini ortadan kaldırabiliriz.

Fakat insanlarda süreç biraz daha uzun sürer.

Bununla birlikte bir algıyı oluşturmak o algının kalıcı olacağı anlamına da gelmiyor.

Çünkü kişide kalıcı olan, ilk bakışta verdiği intiba, sağladığı güven ya da saçtığı aura değil sahip olduğu düzgün karakteri, oturmuş kişiliği, bilgisi, görgüsü, kültürü ve zekasıdır.

Bütün bunların yanında bir de kendi iç dünyamızda büyütüp ilişkilerimizde yaşattığımız illüzyon etkisi olan   kavramlar vardır.

En ağır gelenlerde bunlardır aslında.

Dostluk, akrabalık yoldaşlık gibi derinliği olup da güvene dayalı kavramlardan bahsediyorum.

İşte Bazen bunların da hayal kırıklığı ile buluştuğu anlar vardır.

Misal en iyi arkadaşınız sıfatını taşıyan kişi bir gün aniden aleyhinize dönüp en azılı hasmınız olabilir.

Ya da bin bir emekle yetiştirdiğiniz evladınız uğursuz, hayırsız çıkabilir.

Çok sevdiğiniz, sevdiceğiniz sizi yalanlarıyla maymun eder görmez ya da göremezsiniz.

İhtiyaç duyulduğumuz anlarda bize olan minnettarlıklarını her vesile ile gösterenler başarısızlığımızda ve ihtiyaç duyulmadığımızda iftira ve garez taşını ilk fırlatanlardan olup hakkımızda nankör diye söylenti çıkarabilir.

O halde ne yapmalı ya da yapmamalı?

Güven ve sadakati becayiş etmemeli.

Kendi defolu ruhlarımızın da farkında olup sadakati arayıp ve sadakati sunmalıyız.

Güveni değil…

Misal her şeyden önce kendine güveni değil kendine sadakati teşvik etmeliyiz.

Kişinin kendi değerlerine, düzgün karakterine, oturmuş kişiliğine, bilgisine, görgüsüne, kültürüne ve zekasına olan sadakatten bahsediyorum.

Kendisine ihanet eden bir insan, kendisine dağlar kadar güvense de o artık kendisi değil, başkasıdır.

Hülasa yavrum, güven aldatabilirken, sadakat yaşatır.

Kendimizden sonra da eşimizde, dostumuzda sadakati aramalıyız.

Bu bencil dünyada, bencil olmayan dostu, hiçbir zaman terk etmeyen dostu, vefasızlık ve ihanet nedir bilmeyen dostu, ancak sadakati olanda buluruz. 

Sadakat duygusu zenginlik ve fakirlik, sağlık ve hastalık dinlemez. Verecek bir şeyi olmayan eli yine tutar. Herkes terk etse, o yine kalır. Servetin kaybolup  şöhretin yıkıldığı anlarda sadakatinden hiçbir şey kaybetmez.

Konuyu biraz fazla uzattık sanırım. Tıpkı konuşmasını uzattıkça uzatan hatipler gibi.

Hatibin biri konuşmasını henüz bitirmemişken dinleyicilerden biri oflaya puflaya salonu terk eder.

Dışarıda bekleyen basın muhabirlerinden biri soruyu sorar: ”Hatibin söyleyecekleri hala bitmedi mi?”

Adam cevap verir: ”Bitmesine bitti ama kendisi durmuyor ki”

O halde son bir cümleyle biz de duralım;

Küpün içinde ne varsa er ya da geç dışına da o sızıyor.

Vesselam…