Hem K.çımı Öp Hem Gül Koksun !

ABD başkanı Johnson’u duymuşsunuzdur. Hani şu Kıbrıs’a yapacağımız olası bir askeri harekat konusunda Milli şefimiz İnönü’ye aşağılayıcı ve kaba bir üslupla mektup gönderen başkan.

Hakkında üretilen rivayet ve hikayelere bakılırsa ilginç bir karakter olduğu kesin. Anlatılanlara bakacak olursak rekabetçi tarafı ahlakçı tarafına ağır basan, kaba ve zorba bir kişilik.

Örneğin siyahi şoförü Robert Parker’in Capitol Hill in Black and White isimli anı kitabında aktardığı şu diyaloğa bir göz atalım;

Johnson, bir gün bir toplantıya giderken şoförü Parker’a nigger (marsık) boy (çocuk) ya da Chief (Şef) olarak hitap edilmesinden rahatsız olup olmadığını sorar. Parker ismiyle hitap edilmesini tercih ettiğini söylediğinde Johnson sinirden kıpkırmızı olmuş bir şekilde şunları söyler;

“Siyah olduğun sürece ve öldüğün güne kadar da siyah kalacaksın, kimse seni adınla çağırmayacak. Yani marsık (nigger), Seni nasıl çağırırlarsa çağırsınlar işine bak. Sadece lanet olası bir mobilyaymışsın gibi davran. ”

Başkan Johnson’un zorbalık ve kabalıkta sınırları zolayan bir hali olduğu aşikar ama dedik ya sadece zorbalığı ya da kabalığı ile tanınmıyor. Ahlak kurallarını öteleyen rekabetçi yapısı da dillere düşmüş. Misal, kongre seçimleri için çalıştığı bir dönemde kampanya sorumlusunu yanına çağırır ve rakibi hakķında domuzları becerdiğine dair söylenti çıkarmasını ister.

Şaşkınlıkla johnson’u dinleyen kampanya sorumlusu;

“Ama efendim bu doğru değil” der.

Johnson usulca cevap verir.

“Bende biliyorum doğru olmadığını ama orospu çocuğunu inkar ederken görmek istiyorum”…

İlginçtir, Johnson toplam oy sayısının bir milyona yakın olduğu bu seçimi 87 oy farkıyla kazanır.

Yukarıdaki hikayede Johnson’un ahlak kurallarını ötelemekten çekinmeyen biri olduğunu görüyoruz. Fakat kendisi bir o kadar da iddia sahibi bir başkan. Yaptıkları ile hatırlanmak ve iz bırakmak isteyen bir hali var. Fakat bilmenizde fayda var, Johnson, seçimle değil Kennedy’in öldürülmesininin akabinde atamayla başkan olmuştu. İlk dönem ki bu başkanlığı süresince atanmanın kompleksi ile hareket ettiğine dair bir çok emare mevcut. Yani seçimle gelmemiş olması ve meşruiyetinin sürekli tartışmada kalması onu illaki rahatsız ediyordu.

Düşünsenize, hem kuvvetli bir değişim iddiasına sahip olup hem de periferinizdeki insanlar ve kurumlar tarafından meşruiyetinizin sorgulanması ne kadar zor olsa gerek.

Bu kompleks  bir sonraki seçimleri kazanıp başkan olana değin devam eder. Ama hakkında konuşulan hikayeler bitmez.

Misal anlatılana göre başkan Johnson başkanlığının ilk zamanlarında Beyaz Saray’da hizmetinde çalıştırdığı personellerini odasına toplar ve onlardan tam itaat istediği konuşmasını şu sözlerle bağlar;

Kıçımı öpün ve bana gül gibi koktuğunu söyleyin.

Misal yine Kıbrıs konusunda İsmet İnönü’ye atarlandığı gibi dönemin Yunan büyük elçisine  söyledikleri de hiçte yenilir yutulur cinsten değilmiş.  Bu olay Philip Deane tarafından Ölmeliydim isimli anı kitabında moto mot satırlara aksettirilir;

S.kmişim Parlamentonuzu da anayasanızı da. Amerika bir fildir. Kıbrıs ve Yunanistan ise birer pire. Eğer bu iki pire fili kaşındırmaya devam ederse, filin hortumunu kafalarına yiyip geberirler. ”

Kısacası Johnson, kullandığı argo tabirler, zorbalığı ve diplomasi kanallarını zor durumda bırakan kabalıkları ile tarihe geçen bir karakter. Muhtemelen bilinç altı, Johnson’a koltuğunu doldurmanın ve rüşdünü ispat etmenin en iyi yolunun nahoş ve kaba tavırlar içine girerek muhataplarını ezmek olduğunu öğütlüyordu.

Aslında kabalıkla tezahür eden bu kompleksin bir benzerine kendi siyaset gündemimizde de şahit olduk. Sürpriz bir şekilde cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer sanki bir anlamda rüşdünü ispat çabası içinde havaya fırlattığı anayasa kitapçığı ile ekonominin ayarını ciddi şekilde bozarak tarihe geçmişti. Söylemek istediklerini kabalaşmadan da ifade edebilirdi. Lakin bilinç altı onu bu şekilde davranmaya itti. Ahmet bey’in gönlünden kimbilir ne başarılara imza atmak geçiyordu. Fakat bu hareketiyle hem dönemin hükümetinin hem de kendisinin siyasi kariyerinin sonunu getirmiş oldu.

Aslına bakarsanız kabalık, zorbalık evrensel bir maraz. Sınıf farkı gözetmeksizin tüm insanlarda rahatça gözlemleyebileceğiniz bir davranış türü. Özellikle batı toplumlarında Bullying olarak bilinen zorbalık en yoğun okullarda gözlemleniyor.

Bazı çocuklara hayatı zehir eden bu sorun iri yarı ve acımasız bir çocuğun ezik ve içine kapanık başka bir çocuğu ezmesi durumu olarak özetlenebilir. Zorbalığı yapan çocuklar genelde aile içi şiddet ortamında büyüyen tipler oluyor. Gördüğü haksız muameleyi başkaları üzerinde yansıtarak bir anlamda kafasında bu durumu aklamış ve normalleştirmiş oluyor. Bizim mekteplerimizde de aynı sorun mevcut. Biz sadece bu durumu sorun olarak literatürümüze henüz sokmamışız ya da yaramazlık başlığı altında toplamışız. Tek fark bu.

Düşünün bir kere, herhangi bir dostunuzun size gelip, bugün birine çok kibar davrandım dediğini hiç hatırlıyor musunuz? Mümkün değil. Fakat “Şöyle atarlandım, böyle gider yaptım” laflarıyla kabaran birileriyle illaki muhatap olursunuz.

Maalesef zorbalık böbürlenme konusu olarak toplumsal kodlarımıza yerleşip normalleşti.

Bununla birlikte aile içi şiddet gören ya da okul yıllarından itibaren zorbalık kültürü içinde büyüyen herkes çözümü kabalaşmakta arayacak ya da zorbalığı hayat felsefesi haline getirecek diye bir kaide de yok.

Misal zorba ya da kaba kişilik, okul ya da aileden bağımsız olarak olmamışlığın, yeterince olamamışlığın ya da kendimize olan güvensizliği bastırma çabalarının hareketlerimize ve sözlerimize aksedişi de olabilir.

Zaten biz burada süreklilik arz edip karakterle bütünleşen kabalaşmadan, zorbalaşmadan bahsediyoruz. Spontane gelişen anlık sevimsiz reaksiyonlardan değil. O tür reaksiyonlar samimi bir özür ya da minik jestlerle telafi edilebiliyor.

Yapmazsam Kimseye Lafımı Dinletemem…

Kimileri nahoş söz ve zorba tavırlarına mazeret olarak yukarıdaki ifadeyi sunabilir.

Burada bu kişilere Makyavelli’yi hatırlatmadan geçmemeliyiz. Makyavelli ünlü eseri Prens’te bir hükümdar ya da yönetici için korkunun sevgiye tercih edilmesi gerektiğinin altını çizer.  Yani halk hükümdarını sevmese de olur ama korkması elzem.

Başka bir ifade ile Makyavelli’ye göre yönetici sınıf, çalışan sınıfa iş yaptırabilmek ve onları kaosdan uzak tutabilmek için zaman zaman korku salabilmeli.

Fakat korkulmak başka şey, kabalaşmak, zorbalık yapmak başka.

İnsan pekala nezaket kurallarının dışına çıkmadan da korkutucu ve caydırıcı olabilir.

Aslına bakarsanız arka planında ne olursa olsun iktidarın ikrarı muktedir olmaktan geçiyor.

Kıçımızdaki yalancı gül bahçelerinden değil.

Vesselam…