Kitap Dünyası

İvan İlyiç’in Ölümü

İvan İlyiç’in Ölümü

Okuduğum en büyük pişmanlık ve mukadderatla hesaplaşma hikayelerinden biri.

Ölüm döşeğindeki bir adamın kendini ve hayatını sorguya çekmesi üzerine kurulu.

Hayatın anlamını, ölüm ve yaşam olgularını sorgulayarak bulma çabası bir yana, mutluluğumuzu üzerine bina ettiğimiz arzularımızın, heveslerimizin ve hayallerimizin aslında bizi nasıl da kandırdığını yüzümüze çarpan bir hikaye.

Soru çok basit;

Hayatımızı olması gerektiği gibi mi yaşıyoruz ?

Yoksa, Tolstoy’un ifadesiyle tepeye tırmandığımızı zannederken bayır aşağı mı koşuyoruz ?

İyi ama, olması gerektiği gibi yaşamak ne demek ?

İvan İlyiç toplumun büyük kısmının özlemini çektiği, uzaktan imrenilerek bakılan, yani “olması gerektiği gibi”  bir hayat yaşadığını zannetti.

Ölüm yaklaşınca da hayatının ne kadar boş ve anlamsız olduğunu fark etti.

Zaten kitabın sendelettiği, tökezlettiği yer de burası.

İvan İlyiç’in  hayatını uğruna heba ettiği şeylerin gerçek değeri neydi?

Özlemleri, arzuları, hevesleri, mutlulukları ve hatta acıları, toplumun ve toplumsal kurguların inşa ettiği kimliğine uygun gerçekleşirken aslında gerçek kendisine dair özlem duyduğu her şeyin çocukluğunda saklı olduğunu fark etti.

Çocukluğundan sonraki evrede öykündüğü her şey bir illüzyondu ve hayatı o illüzyonun kurbanı oldu.

Öykünün sorduğu soru çok basit;

Hayatımızı olması gerektiği gibi mi yaşıyoruz ?

Kim bilir belki de gerçek soru şu olmalıydı;

Hiç ölmeyecek gibi yaşarken aslında hiç yaşamadan mı ölüyoruz ?

Vesselam…