Nepotist Yellenmeler…

İllüstrasyon: Turgut Yüksel

Küçük bir hikaye ile başlayalım yazımıza.

Aslı var mıdır bilmem.

Derler ki resim sanatına pek düşkün olan Semra Özal, First Lady’miz olarak Muhteşem Süleyman temalı serginin açılışını yapmak için İngiltere’ye gider. İngilizce bilmemesine rağmen sebepsiz bir öz güven patlamasıyla açılışta  konuşma yapmaya karar verir. Bu isteği emir telakki eden danışmanlar tarafından bir iki paragraflık konuşma metni hazırlanır. Kolay olsun diye İngilizce cümleler Türkçe okunuşu ile birlikte metne dökülür ve Semra Özal’ın eline tutuşturulur.

Sırası gelir ve Semra hanım kürsüye çıkar. Ne okuduğunu dahi anlamadan metni okurken Kanuni Sultan Süleyman anlamına gelen Süleiman the Lawmaker’ı, Süleiman the Lovemaker yani Sevişgen Süleyman olarak okur.

Başta Lady Diana olmak üzere İngiliz eşrafından tüm davetliler gülmeye başlar. Bu ifade metnin içerisinde defalarca geçtiği için aynı hatalı telaffuzu bir kaç kere daha yapan Semra Hanım durumu pek anlamaz. Nihayetinde konuşmasını ”He was the greatest lovemaker (law maker) of his time” (”Süleyman zamanının en sevişgen adamıdır”) cümlesiyle tamamladığında Lady Diana ve diğer İngiliz konuklar kendini tutamayıp kameralar önünde kahkahayı basar.

Bu hikayenin şahsım tarafından uydurulduğunu iddia edecekler için kaynak linkini de şuraya iliştirelim ve konumuza dönelim.

Vezir de eder Rezil de…

Bir kadın erkeği vezir de eder rezil de.

Bu söz, eş seçimi üzerine söylenmiş ünlü bir özlü sözdür. Sözün öznesi orijinalinde kadındır ama pekala erkekte olabilir. Hatta duruma göre ana, baba, evlat, kardeş bile özne olarak kullanılabilir.

Aslında olay şu ki ailemizi seçemiyoruz.

Ana, baba, evlat, kardeş hala, teyze, dayı, amca v.s…

Etrafımızdaki bu sosyolojik kimlikleri taşıyan insanların içlerine doğduğumuz için bir anlamda onlara mecbur kalıyoruz. Elbette görüşmeme, hayatımızdan çıkarabilme hakkımız var ama maalesef değiştirme şansımız yok. Her şeyin ötesinde, hiç bir bağ kalmasa bile genlerimiz ve DNA’larımızla ile birbirimize bağlı kalıyoruz.

Misal bir babanın hayırsız evladı için söylediği ”Evlat bu, atsan atamazsın, satsan satamazsın” cümlesini illaki sizlerde duymuşsunuzdur. Bu aslında bir çaresizlik kadar bir mecburiyet ve bir yılgınlığın da ifadesidir.

Bununla birlikte eşimizi seçebiliyor olmamız esas da olsa aslında bizim gibi görücü usulü evlenmenin yaygın olduğu ve boşanmanın hoş karşılanmadığı oryantal ülkelerde evlendikten sonra – hele ki çocuk olduktan sonra – ayrılmak oldukça çetrefilli bir süreç. Dolayısıyla eskisi kadar olmasa da evlilikte de bir mecburiyet söz konusu.

Bu bağlamda etrafınızdaki evli çiftlerden ‘Düştük bir zalimin eline” gibi şikayet ve yılgınlık kokan yakınmaları hiç işitmediğinizi söyleyemezsiniz.

Dedim ya toplumun en çekirdek yapısı olan ailemizin ve akrabalarımızın içine doğuyoruz ve çoğu zaman onlarla alakalı birçok şey içimize sinmese de kabullenmek, alışmak ve anormalliklerini normalleştirmek zorunda kalıyoruz.

Konumuza Özal örneği ile başladık onunla devam edelim.

Yetmişli yıllardan seksenli yıllara geçilirken ülkemizi ekonomik anlamda dünya rekabetine açan Turgut Özal, Dört Eğilim adını verdiği akımla bir döneme damgasını vurmuştu. Dört Eğilim adı verilen bu akım bir denge unsuru idi. Özal’ın amacı, eski Adalet Partilileri, Cumhuriyet Halk Partilileri, Milliyetçi Hareket Partilileri, Milli Selamet Partilileri ANAP çatısı altında toplayarak doğal bir uzlaşı alanı oluşturmaktı.

Nispeten başardı da…

Örneğin muhafazakar kimliği ile bilinen eski Selamet Partili Mehmet Keçeciler ve 68 kuşağının Devrimci çocuğu Cavit Kavak gibi insanları bir araya getirerek kamplaşmaktan ve istikrarsızlıktan yorulmuş ülkeye umut vaat etmiş, sergilediği liberal kimliği ile birleştirici ve güçlendirici bir figür olarak hem yurt içinde hem de yurt dışında takdirleri kazanmıştı.

Hülasa, barış ve huzurun toplumsal bir ihtiyaç haline geldiği dönemde Dört Eğilimin tek bir partide buluşması fikri toplum tarafından kucaklanmış ve kabul görmüştü.

Seçimleri kazanan Özal, göreve başlar başlamaz, ilk iş olarak, liberal bir ekonomik sisteme geçmek yani serbest piyasa ekonomisini oluşturmak üzere radikal kararlar aldı. Kısa sürede ekonomik yapıda köklü değişiklikler yapıldı ve Türk ekonomisine yeni ufuklar açıldı.

Nepotist Yellenmeler

Sonra her ne olduysa oldu, Özal, Nepotizm adı verilen bir hastalığın kucağına düştü. Dört eğilim şemsiyesi altında beraber yola çıktığı insanları ya tasfiye etti, ya da pasifize etti. Devletin ve partisinin kilit makamlarına yakınlarını, yakınlarının yakınlarını ya da bu nepotist eksene yakın duranları yerleştirmeye başladı.

Önce Nepotizmin ne olduğunu anlayalım. Nepotizm akraba, arkadaş, dost veya hemşehri kayırma şeklinde yapılan ayrımcılıktır. Yani atamalarda liyakat değil de lidere ya da güç merkezine yakınlığın ölçü olduğu yöntem.

Özal’da sirayetinin sebebi güvensizlik midir, yediği kazıklar mıdır, yoksa etrafını çevreleyen aile, hısım akraba ve dostların kaynattığı fitne kazanımıdır bilinmez. Bununla birlikte yaşananları objektif bir gözlemle incelediğimizde rahmetlinin zirveye tırmandıkça içine kapandığı ve gitgide daha fazla Nepotizm bataklığına saplandığı gerçeğini rahatça görebiliyoruz.

Örneğin 1987 seçimlerinde kardeşi Yusuf Bozkurt Özal ve kuzeni Hüsnü Doğan meclise girmişlerdi. İlerleyen yıllarda sadece vekillikle kalmayıp devlet, tarım ve savunma gibi önemli bakanlık görevlerini de üstlenmişlerdi. Memlekette kardeşin ve kuzeninden başka bakan yapacak adam mı kalmadı sorusunu maalesef kimse soramamıştı. Çünkü muhtemelen bu soruyu sormanın önünde yatan engel siyasal sürgün korkusuydu ve bu bedeli ödemek her babayiğidin harcı değildi.

Yine misal, kardeşi Korkut Özal’ın her ne kadar aktif siyasetten uzak dursa da bürokratik atamalardaki Selametçi kimliğinin etkisi basın kulislerinde sürekli konuşuluyordu.

Aynı şekilde Oğlu Ahmet Özal’ın Amerika’da ekonomi üzerine master yaptıktan sonra arkadaş çevresini üst düzey bürokrasi kadrolarına yerleştirmeye başladığı herkesçe konuşuluyordu. Hatta bunlardan en ünlüsünün Emlak Bank Genel müdürü Engin Civan olduğu söylenir ki, karıştığı yolsuzluk skandalı ile kendisini tüm Türkiye tanımıştı.

Kızı Zeynep Özal ise yaşadığı aşkları ve evliliklerinin yanında gündeme 29 Kasım 1987 Türkiye genel seçimleri öncesi kendisine ve eşine hediye edilen lüks Jaguar marka arabayı kabul etmesi ile oturmuştu. Bu kadar pahalı bir aracın karşılıksız verilemeyeceğini aklı kesen herkes tahmin edebileceği için araç, baba Özal baskısı ile iade edildi ama seçimlerde muhalefetin malzemesi olmuştu.

Öte yandan yazımızın başında bir anekdotunu aktardığımız karısı Semra Özal evvelden beridir Özal’ın işlerine karışır, mümkün mertebe istediklerini yaptırır görüntüsü veriyordu. Öyle ki Turgut Özal’ın kardeşleri ile Semra Özal arasındaki kimilerine göre nüfuz kavgası bir yerden sonra küslüğe dönüşmüş ve bu küslük herkesçe bilinir olduğu gibi taraflarca da kabul edilir hale gelmişti.

Aktif ve toplumun gözü önünde olmayı seven Semra Özal, eşinin Başbakanlığı döneminde Türk Kadınını Güçlendirme ve Tanıtma Vakfı faaliyetleri ile medyanın ilgisini üzerinde tutmuştu. Semra hanım ve Papatyaları olarak bilinen bu grup uzun süre kokoş bir güruhmuşçasına özellikle partinin muhafazakar tabanı tarafından mesafeli bir şekilde izlenmişti.

İlerleyen dönemde Semra Özal liyakat anlamında kendisini aşan bir çok insan olmasına rağmen İstanbul İl Başkanlığı görevini de üstlenmiş ve iyiden iyiye parti içi siyasetin içine karışmıştı. Hatta Genel Kongrede Mesut Yılmazı, Keçecilere karşı destekleyerek ANAP’ın Özal ekseninden çıkmasına istemeden de olsa vesile olmuştu.

Gerçi Semra Özal ve Keçeciler arasındaki gerilim daha eskiye dayanıyordu. Öyle ki Özal genel başkan ve başbakan iken karısı ile girdiği ladesli iddiayı kaybetmesi sonucu Mehmet Keçecileri Genel Başkan Yardımcılığı görevinden almıştı. Ne yazık ki gerçek olduğu ispatlanan bu olay uzun süre gazete manşetlerini işgal etmişti. Detaylarını öğrenmek isterseniz olayın ifşacısı Yavuz Donat’ın yazısını buradan okuyabilirsiniz.

Özal kadar kabiliyetli, ileri görüşlü, zeki ve basiretli bir adamın ailesinin ve yakın çevresinin elinde bu denli oyuncak olmuş görüntüsü vermesi ibretlik bir durumdu. Bunlara bir de iş, ihale, tayin ve makam uğruna etrafını çevreleyen hemşehri ve dostlarını da eklediğinizde vaziyetin ne kadar iç karartıcı olduğunu görebilirsiniz. Örneğin aile üyelerinin ve dostlarının neredeyse top yekün karıştığı Civangate skandalı aylarca gündemden düşmemişti ve rahmetliyi belki de o zamanlardan hasta etmişti.

Şurası bir gerçek ki Özal, nepotist özellikleri de olsa, zekası ve kabiliyeti ile ailesinden mütevellit başına gelen skandalları tasvip edecek karakterde değildi. Büyük bir ihtimalle ailesinin hiç bir ferdi de ona bile bile zarar vermek istememişti. Ama zirvede olmak yalancı dostlar ve gerçek düşmanlarla etrafının sarılı olmasını da beraberinde getiriyordu. Bu durum etrafına yönelik güvensizliğe sebep oluyor, akabinde korunmacı içgüdü ile aldığı kararlara da ister istemez sirayet ediyordu.

Hülasa, göz önünde olmanın ve böylesi reformist bir liderin ailesi olmanın bedelini hem ailesi hem de o ağır şekilde ödediler. Kim bilir belki de en çok kendisinin inandığı kader, ağlarını böyle örmüştü ve yapacak hiçbir şey yoktu.

Şimdi bu kadar yazıyı döşendikten sonra birileri de çıkıp çok önyargılısın diyebilir. Nispeten haklı da olabilirler. Çünkü herkes olayları benim gözümden görmek zorunda değil. Ama madem yazı benim yazım, o halde istediğim gibi bağlarım.

Osuruk Sadece Sahibini Mutlu Eder.

Bu başlık da ne demek şimdi? diye sorabilirsiniz. Fazla detaya girmeden bir fıkra ile hem sorunun cevabını vermiş olayım hem de yazıyı  bağlayayım.

“Köyün birinde cami vardır ama imam yoktur. Köylünün biri imamlığa heves eder ve başlar beş vakit namaz kıldırıp vaaz etmeye. İşine ısındığı gibi köylülere de kendini kabul ettirir. Öyle ki verdiği vaazlar çevre köylerden bile dinleyici toplar.

Artık iyiden iyiye hocalığı benimseyen adam sabah namazlarını ve teravih namazlarını uzun uzun kıldırmaya başlar. Cuma’dan cumaya camiye gelen cemaati şuranın akarı, buranın kokarı diye taciz etmeye ve bağış istemeye başlar. Elbette ekonomik ve tembellik konforu bozulan cemaatin keyfi kaçar, içten içe söylenmeye başlar ama açıktan pek bir ses de çıkaramaz.

Derken bir gün hoca mide sancıları içerisinde cemaate namaz kıldırırken tam secdede kendini tutamaz ve sesli bir şekilde yellenir. Tabii tüm cemaat bunu duyar ve başlar namazın ortasında gülmeye ve alay etmeye. Adı Yelli Hoca’ya çıkan ve kendiyle dalga geçilmesine dayanamayan adam o kahırla terki diyar eder.

Aradan on yedi sene geçer, başka memleketlerde çok ünlü bir vaiz olan bu adamcağız biraz hasret duygusunun ağırlığı hasebiyle birazda olayın unutulduğunu umarak köyünü tekrar ziyaret eder. Köyün girişinde askerlik çağına gelmiş bir gençle karşılaşır ve sorar;

-Delikanlı sen kimlerdensin?

Genç kimlerden olduğunu söyler. hoca tekrar sorar;

“Peki kaç yaşındasın?”

Delikanlı hemen cevap verir;

“Valla pek emin değilim ama Yelli Hoca osurduğunda 3 yaşındaymışım”…

Sözün özü şu ki; gerek iş dünyasında gerek siyasette Nepotizm, Yelli Hoca’nın osuruğuna benzer. Herkesin keyfi yerindeyse kimse fark etmez, fark etse de ilgilenmez. Kimse ilgilenmediği ya da fark etmediği müddetçe de osuranı asla rahatsız etmez bilakis mutlu eder.

Aksi durumda ise çevredekileri inanılmaz rahatsız eder ve yellenen kim olursa olsun, hangi başarılara imza atarsa atsın, belleklere attığı osuruk ve saldığı kokuyla kazınır.

Hele ki Cumhuriyet tarihinin en büyük devlet adamlarından biri olan Özal’ı dahi böyle hatırlatıyorsa varın gerisini siz düşünün.

Vesselam…