Sahil, Denizin Pes Ettiği Yerdir.

Hikaye şöyle değil miydi ?

Ezelden ebede yaratılan tüm insanlar dünyaya salınmadan önce Kalu Bela meydanında toplanır ve ”Ben Sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna cevap verirler.

Sonra sırasıyla Evren ve Dünya yaratılır, akabinde ilk insanlar Adem ve Havva yeryüzüne kondurulur. Sonra çocukları Habil ve Kabil ile hikaye devam eder.

Özetle, İbrahimi kitaplara göre insanoğlunun yeryüzündeki serüveni için 8-10 bin yıllık bir geçmişten bahsediyoruz.

Halbuki bilimsel verilere göre Modern insanın ortaya çıkışı 50.000 yıl öncesine gidiyor.

Şimdi burada ilginç bir tespitte bulunalım.

Birleşik devletlerde faaliyetini sürdüren Nüfus Referans Bürosunun (PRB) tahminlerine göre, geçtiğimiz 50 bin yıldan bu yana türümüzün 108 milyardan fazla üyesi doğmuş.

Güncel küresel nüfus ise yaklaşık 8 milyar.

O halde şu an ki Dünya nüfusu şimdiye kadar yaşamış olan toplam insan sayısının yaklaşık yüzde 7,5’ini oluşturuyor.

Daha da ilginci hali hazırdaki nüfus artışının aynı hızda devam ettiğini var sayarsak M.Ö 50.000 yılından M.S 2050 yılına kadar Dünya’da yaklaşık 113 milyar insanın yaşamış olacağı sonucuna ulaşıyoruz.

Bu 113 milyar insanın çok büyük bir çoğunluğu yaşamlarını paganist ya da politeist olarak tamamladılar.

Bu ne demek ?

Bu insanların büyük çoğunluğu yanlış Tanrılara inandı demek.

Peki bu nasıl mümkün oldu ?

İnsanlar anlamadıklarını aşamadıkları zaman oluşan boşluklardan ve bunlardan doğan korkularından Tanrıları yarattılar.

Kim bilir belki de varlığını ilintilemek istediği yaratıcıyı ararken aslında yegane yaratıcı olduğunun, kuralların, Tanrıların ve uygarlığın yaratıcısının kendisi olduğunun farkına bile varamadılar.

Geçtiğimiz 50 bin yıldan bu yana kadar 100 milyar insan (Homo-Sapiens) ölmüş dedik.

Yazıyla yüz milyar insan.

Hayatta kalma güdüsü neredeyse tüm canlıların ortak özelliği iken insanoğlu birgün öleceğini bilen tek canlıdır. Bu yüz milyar insan da bir gün öleceğini biliyordu.

Buna rağmen insanların ölüm mefhumunu sadece başkalarının cenazesinde hatırlamayı tercih etmesi yaşama olan bağlılığı kadar ölüm karşısındaki çaresizliği de değil midir ?

Muhtemelen bundan 200 sene sonra ne adımız, ne de parayla satın aldığımız mezarımız ortada kalacak.

Bununla birlikte bilim insanlarının imkansızlıkla boğuşması özellikle son 200 yıldır inanılmaz ivme kazandı.

İki asır önce hayali bile mümkün olmayan birçok şey artık günlük temel ihtiyaçlarımız haline geldi.

O halde bilimin uzak bir gelecekte ölümü yenemeyeceğinin garantisini kim verebilir ?

Ya da ölen insanları geri getiremeyeceğini ?

Agnostik ya da ateist bakış açısı, Tanrı, Melek, Şeytan, Cennet ve Cehennem gibi kavramların insanların bencil güdülerle ortaya getirdiği kuramlar olduğuna işaret eder.

Yüzeysel olarak bakıldığında, ölümden sonra hiçbir hayatın olmadığına ya da bu dünyanın bir imtihan olduğuna asıl yaşamın ölümden sonra başladığına inanabilirsiniz.

Ama varoluşumuz ya da içinde yaşadığımız evren hakkında gerçekten ne biliyoruz?

Komik ama şaşırtıcı derecede gerçek bir misal vereyim;

Charles Darwin’in Evrim Teorisi, dindarlar tarafından ciddiye alınmaz. Çünkü insanın maymundan geldiği ya da ortak atadan türediği fikri hem alçaltıcı hem de komik bulunur.

Halbuki aynı insanlar erkeğin çamurdan, kadının ise erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına inanmakta hiç güçlük çekmezler.

Neden ?

Belki de geleneğin çoğunluğa tahakkümü aptallıkları ahmaklıkları sıradanlaştırıyor hatta normalleştiriyor.

Peki ne olacak ?

Bilim kendini geliştirdikçe tüm soruların cevabı bulunacak.

Çünkü;

Sahil denizin pes ettiği yerdir.

Vesselam