Tudor Hanedanı – Stratejik ve Taktik Kararlar Hikayesi

Fikret Başkaya’nın kitabı var elimde. Osmanlı devlet yapısını inceleyen kitabın adı Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi.

Kitabın bir yerinde özetle şöyle bir tespit yapıyor;

Devlet büyüdükçe yönetim karmaşıklaşır ve yeni kurumlar, mevkiler, mekanizmalar devreye girer. Bunların devreye girmesiyle, yöneten- yönetilen ilişkisinde bir değişim gerçekleştiği kadar yönetenlerin kompozisyonları da değişime uğrayabilir..

Büyüme ile birlikte oluşan değişimin etkileri ile alakalı ilginç bir tespit.

Yani yönetim periferisi genişledikçe sadece ast-üst ilişkisinde yaşanan değişimi değil üstlerin kendi özelinde yaşayabileceği evrimi de tespit ediyor.

Peki, değişim adına alınan kararlarla beraber yöneticinin geçirdiği evrim kendi kompozisyonunu ve kaderini nasıl değiştirir ?

Bu sorunun cevabını stratejik ve taktik kararlar olgularını irdeleyerek ve örnek bir vaka ile pekiştirerek bulmaya çalışalım.

Tudor Hanedanının Hikayesi

Kral VIII. Henry Gençliği

Tudor Hanedanı deyince bu aralar popüler olan Galatasaray’ın kovulan hocası Tudor’dan bahsetmiyoruz elbette.

Tudor hanedanı İngiltere’yi 1485 – 1603 yılları arasında yöneten hanedandır.

Popüler kültürde filmlere, kitaplara ve dizilere konu olan bu dönem,  İngiltere tarihinin en parlak dönemlerinden biri olarak bilinir.

Kral VIII. Henry’i merkezine alan bu dönemde Henry’nin kendisine erkek evlat verememesi gerekçelerini öne sürerek karısı İspanya kraliyet ailesi mensubu Aragon’lu Catherine’den boşanmak istemesiyle olaylar zinciri kurulur.

Elbette boşanma kararında erkek evlat özlemi kadar kralın genç ve güzel Ann Boleyn’e duyduğu ilginin de etkili olduğu bir gerçekti.

Bu boşanma hikayesi ve Kral VIII. Henry’nin erkek evlat özlemi etrafında gelişen olaylar İngiltere’nin Vatikan’dan kopmasına ve kendi devlet kilisesini kurmasına vesile oldu.

Bununla birlikte özellikle dönemin kral ve krala yakın üç yöneticisinin ve Papa’nın, gelişen olaylara yönelik aldıkları stratejik ve taktik kararlar ve takındıkları tavırlar sonucu başlarına gelenler yüzyıllar geçse de hala filmler, diziler ve kitaplar üzerinden konuşulmaya devam ediyor.

Kimdi Bu Beş Yönetici ?

Thomas Wolsey – İkili Oynayan Mağdur

Vatikan’ın İngiltere’de ki temsilcisi ve kralın en yakın adamı Kardinal Wolsey kralın boşanma talebinden sonra Vatikan ve Kraliyet arasında kaldı.

Normal şartlarda Wolsey, yaptığı her iş için alacağı kararlar ve takınacağı tavırda önceliklerini kendi menfaati, İngiltere’nin menfaati ve Papa’nın menfaati olmak üzere sıralardı. Fakat bu durumda bu üç öncelik burun buruna gelmişti.

Wolsey’in menfaati, kısa vadede konumunu sağlamlaştırmak iken hem kraliyet hem de Papalıkla dengeyi bulmaktaydı. Uzun vadede stratejisi ise ileride bir gün Papa olmak üzerine kuruluydu.

Kralın menfaati, kısa vadede Aragon’lu Catherine’den boşanmak ve Boleyn kızı ile evlenmekti. Uzun vadede hedefi ise erkek evlat sahibi olarak hanedanının devamını sağlamaktı.

Vatikan’ın menfaati ise kısa vadede İspanya kralını ve İngiltere’yi gücendirmeden soruna çözüm bulmak uzun vadede ise her iki ülkeyi de kendi katolik periferisi dahilinde ve buyruğu altında tutabilmekti.

Wolsey, ilk önce Papa’yı ikna etti.

Boşanma konusunun Vatikan’dan gelecek olan bir kardinal ile beraber İngiltere’de toplanacak dini bir konseyde tartışılmasını sağladı. Geliştirdiği bu taktiksel adımla boşanmanın kati şekilde yasak olduğu Katolik kaidesine rağmen konuyu en azından tartışma zeminine çekmeyi başardığını düşünüyordu.

Onun hesaplayamadığı faktör, kendisinin papa olma hırsını bilen Papa’nın atacağı şaşırtıcı adımdı. Papa, süreci kontrolü altına almak için İspanya kralı Charles’ın baskısını bahane ederek kurulacak konseyin İngiltere’de değil Vatikan’da toplanmasını emretti. Bu Wolsey’in idam fermanı gibi bir şeydi. Zaten Papa bir sonraki adımıyla boşanmayı onaylamayan hatta Anne Boleyn’i saraydan uzaklaştırmayı tavsiye eden bir kararı konseyden çıkartarak Wolsey’i kral Henry’in gözünde bitirdi.

Kendi fikri olan konsey toplantısının kontrolünden çıktığını çaresizce izleyen Wolsey, herkesin öfkesini üzerine çekmeyi başardı. Özellikle Kral VIII. Henry işlerin rayından çıkmasında sorumlu olarak Wolsey’i tutuyordu. Papalık ise konseyden çıkan kararın tatbiki için Kardinal Wolsey’in kralı ikna edememesini başarısızlık olarak görüyordu.

Onun kadar usta bir yöneticinin taktik ve strateji geliştirmede ve çözüm bulmada yaşadığı tereddüt ve arada kalmışlık hissi maalesef kendi hayatına mal oldu. Ne kralı memnun edebildi, ne Papa’nın oyununu görebildi ne de kendini kurtarabildi.

Soruna çözüm bulamayan Thomas Wolsey Kral VIII. Henry tarafından İdam edilmek üzere çağrıldığı Londra yolunda doğal sebeplerle ! öldü.

Zaten ölmeseydi de ihanet suçundan başı vurulacaktı.

Thomas More – Prensiplerin Adamı

Thomas More koyu bir Katolikti ve döneminde bir çok Protestanın yakılarak öldürülmesi fetvasını o vermişti. Ütopya kitabını yazacak kadar hümanist ama insan yakacak kadar koyu bir katolik olan Thomas More kendi sonunu kendi hazırladı.

Ütopya eseri ile bilinen ve felsefe tarihine geçmiş Thomas More, Wolsey’den boşalan kral VIII. Henry’nin en yakın adamı pozisyonu istemeyerek de olsa devir aldı. Koyu bir katolik olan More boşanma kararına net bir şekilde karşıydı. Fakat krala olan bağlılık yemininden ötürü taktiksel olarak sessiz kalma yemini etmişti.

Geliştirdiği bu taktikle kendince hem kendi prensiplerine ihanet etmemiş oluyor hem de krala açıktan muhalefet etmeyerek onun gönlünü etmiş oluyordu.

Boşanmayı alenen onaylamamasını takiben Kral’ı yeni kurulan Anglikan kilisesinin başı olarak tanıdığını ilan etmemesi de sonunu iyice yaklaştırmıştı.

Onun hesaplayamadığı faktör, Kral VIII. Henry’in ondan açık bir şekilde yanında yer almasını beklerken  geliştirdiği taktikle her iki konuda da susarak kralın gönlünü ettiğini zannetmesiydi.

Maalesef bir zamanlar kralın en yakını olmasına rağmen kraldan yana net bir şekilde saf tutmadığı için kellesini kaybetti.

Bir Oportunist Portresi – Thomas Cromwell

İngiltere tarihine geçmiş en ünlü yöneticilerden Thomas Cromwell gözünün önünde giden kellelere şahit oldukça sadece boşanmayı desteklemekle kalmadı, Vatikan’la tüm bağları koparmayı da tavsiye etti. Yani kral Vatikan’la bağlarını koparacak ve yeni kurulacak Anglikan (İngiltere) Kilisesinin başı olarak da boşanmada dahil dilediği kararı istediği şekilde alabilecekti.

Kendisi de gizli koyu bir Protestan olan Cromwell krala sunduğu bu eşsiz fikir! sayesinde bir anda Wolsey ve More’un ardından kralın gözde adamı haline geldi. Kral VIII. Henry, Cromwell sayesinde sadece Boleyn kızı ile evlenmekle kalmamış hayata geçirilen reformlar sayesinde kilise ve manastırların mal varlıklarına el koyabilir hale gelerek zenginleşmişti.

Cromwell bir taşla birden fazla kuşu vurabileceğini hesaplamış ve başlangıçta hesapları tutturmuştu. Öyle ya, kısa vadede kralın boşanma isteğini cevaplarken, uzun vadede Katolik inancını gerileterek Protestanlığa zemin hazırlıyor, reformların uygulayıcısı olarak da Kralı kendisine bağlayıp yerini sağlamlaştırıyordu.

Onun hesaplayamadığı faktör, değişime kitlelerin verdiği tepki oldu. Elbette başlangıçta belirli ölçüde bir direnişi o da öngörmüştü. Ama bu direncin kısa süre içerisinde kaybolacağını hesaplıyordu. Maalesef yanlış bir toplum mühendisliği hesabı yaptı ve halk sadece reformlara değil ona ve krala da buğuz bağladı. Çünkü bir çok İngiliz’in Katolik kilisesiyle ve onun ayinleriyle güçlü geleneksel ve duygusal bağları vardı. Ayrıca her ne kadar yolsuzluğa ve kirli ilişkilere bulaşmış da olsa yoksulların bakımı ve güçsüzlere yardım gibi toplumsal rollerini reformlar yüzünden yitirmiş bir kilise, değişimin hoşnutsuzluğunu rahatlıkla halk kitlelerine de bulaştırabiliyordu.

Sonuç olarak işsiz güçsüz kalan keşişlerinde katılımı ile bakıma muhtaç yoksulların ve dilencilerin sayısının artması huzuru ve konforu bozulan halkı rahatsız etti.

Peşpeşe patlayan isyanlardan sonra zaten Boleyn kızını idam ettirmiş olan kral VIII. Henry reformlar konusunda da fikrini değiştirmeye ve olan bitenden Cromwell’i sorumlu tutmaya başladı. Gözden düşen Cromwell son bir hamleyle kral’ı Alman Prensesi Cleves’li Anne ile evlendirmeye yeltendi. Ünlü ressam Holbein tarafından resmi yapılan Cleves’li Anne’in portresi krala gönderildi. Portredeki bayandan hoşlanan Kral VIII. Henry portrenin biraz abartılı yapıldığını Cleves’li Anne ile karşılaşıncaya kadar anlamamıştı.

Kısacası önce sonuçlarını hesaplayamadığı reformlar yüzünden, sonra da bulduğu çirkin eş yüzünden Cromwell’e karşı öfkesi iyice kabaran kral onun da başını vurdurttu.

Papa VII. Clement 

Papa VII. Clement Kuzey Avrupa’da Protestan dalgası yayılırken özellikle üç ülkeyi kendi periferisinde tutmak istiyordu. Fransa, İngiltere ve İspanya.

Kendisine yönlendirilen boşanma probleminde Wolsey’i saf dışı bırakıp süreci kendi yönetti. Fakat, onun hesaplayamadığı faktör ise, koyduğu racondan memnuniyetsiz kalacağını tahmin ettiği kral VIII. Henry’nin gözünü karartıp kendi kilisesini kuracağını hiç öngörememesi oldu.

Bu olaydan sonra Avrupa Hristiyanlığının inanç birliği, Protestan isyanlarını da desteklemeye başlayan İngiltere’nin kendi kilisesini kurmasıyla kesin olarak dağıldı.

VIII. Henry – İhtirasın Sonu, Altın Çağın babası

VIII. Henry ağabeyinin ölümüyle hiç beklemediği halde ülkenin başına geçmişti. Onun döneminde İngiltere farklı sebeplerle de olsa çok köklü reformlara imza attı.

Hanedanın devamı için kırklı yaşlarındaki karısı Aragon’lu Catherine’i boşamayı ve kendisine erkek evlat verecek yeni bir eşle evlenmeyi kafasına koymuştu. Bu amacını gerçekleştirmek için Catherine’i boşanmaya ikna etmeyi denedi, olmadı. Vatikan’ı ikna etmeyi denedi, o da olmadı.

Halbuki döneminde Avrupa’da yayılan Protestan isyanlarını başlangıçta desteklememiş ve Defence of the Seven Sacraments isimli bir kitap yazıp Katolik Vatikan ile saf tuttuğunu herkese ilan etmişti. Bu yüzden Papalık tarafından isteğine karşı çıkılmayacağını ummuş, fakat hayal kırıklığına uğramıştı.

Kafasına koyduğu boşanmayı gerçekleştirmek için Katolik kilisesinden ayrılıp Anglikan kilisesini kurdurdu ve sonunda kendi boşanmasını kendi onaylayarak sorunu aşmayı başardı. Elbette tüm bunlar olup biterken başta yukarıdaki üçlü olmak üzere kendisine yakın bir çok üst düzey saray efradı da kellesini yitirdi.

Her şey hanedanının devamını sağlayacak bir erkek veliaht içindi.

Onun hesaplayamadığı faktör ise, kaderin cilvesiydi. Kendisi öldükten sonra tek erkek evladı Edward daha 9 yaşındayken başa geçti ama o da kısa süre sonra ölünce tahtı Aragon’lu Catherine’den olma kızı Mary’e geçti. Onun da çocuğu olmayınca Anne Boleyn’den olma kızı Elizabeth tahta geçti.

Hayatı boyunca iç evlenmeyen ve çocuğu olmayan Elizabeth, 45 yıllık hükümranlığı ile İngiltere’ye altın çağını yaşattı. Fakat ölümüyle Tudors hanedanı da Henry’nin tüm çabalarına rağmen son bulmuş oldu.

Yerine İskoçya kralı James VI (İngiliz tarihine göre James I) geçti ve İskoçya ile İngiltere’yi Stuart Hanedanı altında birleştirdi.

Sonuç

Şimdi sorumuza dönelim.

Yöneticiler aldıkları kararlarla çerçevelenen değişim sürecinde, kendi kompozisyonlarını ve kaderlerini de değiştiriyorlar mı ?

Sorunun cevabını yukarıdaki örnekte gördüğümüz üzere değişim sürecinde aldıkları kararların niteliğini sorgulayarak bulabiliyoruz.

Diğer bir ifadeyle aldığımız kararlarla yön bulan değişimin yaratacağı kelebek etkisi, öngöremeyeceğimiz faktörler üzerinden bugün yanımızda olanların yarın pekala karşımıza çıkmasına sebep olabiliyormuş.

Vesselam…