Yok Yok Ağlamıyorum, Gözüme Birşey Kaçtı…

Bin yıldan bu yana Anadolu’nun dağları eşkiyasız kalmamıştır.

Ve yine bin yıldır bu ülkenin haini ve işbirlikçisi hiç eksik olmamıştır…

Ne gariptir ki bugün hain diye hatırlayıp sövdüklerimiz amaçlarına ulaşsalardı tarih başka türlü yazılacak, kim bilir belki de hainler ve vatanseverler yer değiştirecekti.

Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın sürgünde yazdığı şu mısralarına bir bakın;

“Uçun kuşlar uçun burda vefa yok,

 Öyle akar sular, öyle hava yok,

 Feryadıma karşı aksi seda yok,

 Bu yangın yerinde soğuk kül vardır…”

Rıza Tevfik, 150’likler diye de bilinen ve cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte sürgün yemiş hainlerden biriydi. Peki bu mısralar hakikaten memleketine hainlik yapacak tıynette birinin mısralarına mı benzemektedir?

Halbuki Sevr antlaşmasını Damat Ferit gözetiminde imzalayan delegeler arasında yer almış ünlü bir düşünür ve siyaset adamıdır kendisi.

Damat Ferit ise kendi başına apayrı bir hikayedir. Kayınbiraderi Sultan Vahdettin dahi kendisi için şöyle der :

Dünyada üç mel’un vardır, biri bizim Mediha (kız kardeşi), diğeri kocası Ferid (Damat Ferid), üçüncüsü Medihanın oğlu Samidir

Sultan Vahdettin’in mel’un olarak andığı İngiliz lakaplı Ferit Paşa’nın azlini ise ne gariptir ki çok iyi geçindiği İngilizler ister. Çünkü o aslında araştırmacı gazeteci Murat Bardakçı’nın tabiriyle hain değil aptaldır. Aptallığı, dost görünürken İngiliz ve Fransız’ı birbirine düşürüp Osmanlı’yı kurtarabileceğini sanmasından ileri geliyordu.

Fakat aslında aynı Ferit, iyi eğitimli ve ileri görüşlü bir adamdı. Daha Atatürk’ten çok önce Osmanlı Türkçe’sinin Latin harfleri ile yazılması fikrini sultan Vahdeddin devrinde ortaya atmış fakat uygun bulunmamıştı. Kader onu aptallığına ve oportünist korkaklığına kurban etmişti.

Hain damgasını yemiş başka bir kişi ise edebiyatçı Şevket Süreyya Aydemir’dir.

Cumhuriyet döneminin en gözde edebiyatçılarından olan yazar, ilk gençlik yıllarında Komünizm propagandası ile İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmaktan kurtulamaz.  On yıl ceza almasına rağmen iki yıl sonra aftan yararlanıp çıkmıştır. Daha sonraları sıkı bir Kemalist olarak başta Atatürk ve İnönü olmak üzere Cumhuriyet tarihinde önemli rol oynayan kişilikleri inceleyen eserleri ile ünlenmiştir.

Hayatının hainlikle suçlandığı dönemini, en bilinen yapıtlarından birisi olan Suyu Arayan Adam kitabında detaylı anlatır.

Yazar, bu kitabının sonlarına doğru (elimdeki kopyanın 310. sayfası) şahit olduğu bir olayı aktarır . Yıl 1925’tir ve Takriri Sükun kanunu yürürlüğe girmiştir.

Günümüz Türkçesiyle sıkıyönetim diyelim.

İstanbul’da yayımlanan Sosyalist tandanslı dergiler ve gazeteler kapatılmış, yazarları İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Ankara’ya götürülmüştür.

Bu yazarlardan biri de Şevket Süreyya’dır.

Sanıklar mahkemenin görüldüğü binanın avlusunda beklerken bir gürültü kopar. İri yarı bir mahkeme üyesi merdivenin başından bağırıp tepinmektedir;

”Nedir bu kepazelik? Bu şapka da ne oluyor? Baban da mı şapka giyerdi? Anandan da mı şapkalı doğdun?”

Bu sözlerin muhatabı olan genç adam kuvvetli bir tekme yer ve şapkası bir tarafa, çantası ve kendisi ayrı bir tarafa olmak üzere merdivenlerden aşağı yıkılır. Güç bela toparlanan genç kendini sokağa atar. Savrulan küfürleri ve hakaretleri arkasında bırakarak uzaklaşır.

Yazarın anlatısına göre bu genç Hikmet Şevki isimli bir gazetecidir. Şapka Kanunu’nun henüz yürürlüğe girmediği fakat bazı atılganların şapka giyebildiği günlerdir bunlar. Bu genç gazeteci de başına hasır şapka geçirmiş ve mahkemeye haber derlemeye gelmiştir.

Gün biter, aradan belli bir zaman geçer, sanıklar gene mahkemeye çağrılırlar. Aynı avluda, aynı tahta sıralarda oturtulurlar. Bir aralık yazarın dikkatini aynı iri yarı adam çeker. Yine merdivenin başında sağına soluna bağırmaktadır fakat bu sefer başında hasır şapkasıyla endam etmektedir.

Önünden geçen hükümlülerden birisi Şapka Kanununa muhalefetten mahkemeye çıkarılan ve diğer muhtelif suçlarla birlikte idam cezasına çarptırılan, sarıklı cübbeli bir müderristir. Müderrisin yediği cezanın yeterli olmadığını düşünen iri yarı mahkeme görevlisi, bağırıp çağırmaktadır. Yazar, acaba hocayı da bir tekme ile merdivenlerden yuvarlayacak mı diye bekler ama beklediği olmaz.

Bahsi geçen müderris, Kabataş Lisesi Arapça hocalığı görevinde de bulunmuş olan Fatih Camii müderrisi İskilipli Atıf Hoca’dır. Oldukça zeki biri olan Atıf Hoca dönemin İlahiyat Fakültesine ikincilikle girmiş ve birincilikle mezun olmuştur. 1923 yılında yazdığı ve şapka giyilmesini tasvip etmediği Frenk Mukallitliği ve Şapka isimli risalesi yüzünden asıldığı iddia edilir. Hatta bu olay muhafazakar kimliği ile tanınan yönetmen Mesut Uçakan tarafından yapılan Kelebekler Sonsuza Uçar isimli sinema filmine dahi konu olmuştur.

Bununla birlikte İskilipli Atıf Hoca’nın dönemin mağduru olarak lanse edilmesine karşı çıkan ve olayın aslının böyle olmadığını iddia edenlerde vardır. Bu iddialara göre Atıf Hoca Milli Mücadele döneminde Teali İslam Cemiyetinin ikinci başkanlığını yapmış ve İstiklal Savaşı’na fiilen karşı çıkmıştır. Hatta bu cemiyetin hazırlattığı bildiriler, Yunan savaş uçakları tarafından havadan Anadolu köylerinin üzerine okunması için atılmıştır. Cemiyetin başkanı dönemin Şeyh-ül İslam’ı Mustafa Sabri iken ikinci başkanı İskilipli Mehmet Atıf hocadır. Cemiyet üyeleri 12 nisan 1919’da dönemin sadrazamı Damat Ferit Paşa başkanlığında bir toplantı yapmışlardır. Hürriyet ve İtilâf Fırkasını destekleyen ve padişahlık düzenine karşı olanları istemeyen cemiyet, Kuvayı Milliye mücadelesine karşı bir pozisyon almıştır.

BU yüzden Hoca’nın İstiklal Mahkemesi’nde yapılan yargılaması sonucunda yayınlanan karar metninde şapka kanununa muhalefetten ayrı olarak Milli Mücadele karşıtlığı da idam kararına gerekçe olarak sunulmuş ve aşağıdaki şekilde beyan edilmiştir.

..ve bundan başka millî mücâdelenin en buhranlı zamanında anadolu içlerine doğru uzanmış olan işgal ordusuna mukavemet edilmemesi hususunda başkanlığını yaptığı teâli-i islâm cemiyeti adına düzenlediği beyannâmeleri sonradan aldığı çeşitli inkâr tertiplerine rağmen yunan tayyareleriyle istiklâli ve hayat hakkı için mücadele eden anadolu köylerine attırdığı ve yeniliğe ve cumhuriyete dâimî bir düşman vaziyeti almış olan adı geçen kişinin son isyan hâdisesi ile maddeten ve mânen alâkadar bulunduğu birçok delil ile anlaşıldığını ve ortaya çıktığı için hareketinin karşılığı olan kanun-ı cezâ-yı umumînin 45 maddesinin “her biri cürmün husûlü maksadıyla ef’âlimiz buradan beri’ya birkaçını icrâ eylerse eşhâs-ı mezkûreye hem fiil denilir ve cümlesi fâil-i müstakil gibi mücâzat olunur” diyen muharrer fırkası dolayısıyla adı geçen kânunun 55 maddesinin “türkiye cumhuriyeti’nin teşkilat-ı esasiye kanunu’nu tamâmen veya kısmen tağyir veya ifâ-yı vazifeden men’ine cebren teşebbüs edenler idam olunur” diyen muharrer fıkrası mucibince iskilipli atıf hocanın salben idamına…

Atıf Hoca’nın bu suçlamayı kabul etmemesi ve ikinci başkanlığını yürüttüğü cemiyetin suça konu bildirisini Vakit gazetesinin 1034. nüshasında tekzip ettiğini ısrar etmesine rağmen mahkeme aksi yönde görüş bildirmiştir. Mahkemenin tekzibi geçerli kabul etmemesinin sebebi ise duruşma kayıtlarına şöyle geçmiştir;

Çünkü gördünüz ki bunlar yunan tayyareleri ile atıldı ve aksi tesir yaptı. Anadolu halkı Milli Mücadeleye daha fazla destek vermiştir. Sizde bu kötü durumdan kurtulmak için bunu yaptınız…”

Bu hususa araştırmacı gazeteci Murat Bardakçı da Tarihin Arka Odası isimli programda konuk aldığı yazar Erol Şadi Erdinç ile birlikte değinmiş ve vatan hainliği suçlamasının doğruluğunu tasdik etmiştir.  İlgili bölümü buradan izleyebilirsiniz.

Sonuç olarak vatan hainliğinden suçlu bulunarak Büyük Millet Meclisi önünde asılan Atıf Hoca’nın cenazesi ailesine teslim edilmemiş, Ankara Cebeci mezarlığında kimsesizler bölümüne gömülmüştür…

Biz tekrar dönelim Şevket Süreyya’nın aktardığı Hikmet Şevki olayına.

Yazar Çetin Altan, 25 Temmuz 2013 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan ”Komposto’dan Hoşafa bir Değişim” başlıklı makalesinde Hikmet Şevki olayının başka bir versiyonunu şöyle aktarır;

Ankara’da muhabirlik yapan Hikmet Şevki isimli genç gazeteci bir fötr şapka bulup başına geçirmişti. O sıralar İstiklal Mahkemeleri de çalışmalarını sürdürmektedir. En etkin yargıçlar, hiçbiri hukukçu olmayan Kılıç Ali, Kel Ali, Küçük Ali’ler olarak biline Üç Ali’lerdir .

Hikmet Şevki başında fötrü ile İstiklal Mahkemesi içinde dolaşırken Kel Ali’yle karşılaşır. Kel Ali Hikmet’e; ”Çabuk çıkar o başındakini. Yoksa düşmanlarımıza mı özeniyorsun? Bir daha seni böyle görürsem tıkarım içeri” der.

27 Ağustos’ta Gazi Mustafa Kemal, Kastamonu’ya bağlı olan İnebolu’da, elinde fötr şapkasıyla kürsüye çıkar ve elindeki şapkayı halka doğru sallayarak, ”Bu serpuşun adına şapka derler…” diye başlayan nutuğunu atarak Şapka İnkılabını duyurur. 25 Kasım 1925 tarihinde kanunlaşmasından önce Kel Ali de Ankara’da, Hikmet Şevki’yi buldurur, ondan şapkasını alır ve Hikmet’in şapkasıyla Ankara Garı’na gider Gazi’yi karşılamaya…

Burada ara verelim ve Hikmet Şevki’nin kim olduğu hakkında biraz daha bilgi verelim.

Hikmet Şevki Cumhuriyet’in ilk yıllarında Hâkimiyet-i Milliye, Servet-i Fünun, Fikirler, Gençlik, İçtihat, Türk Yurdu, Hayat, v.b. gazete ve dergilerde hikayeler ve eleştiriler yazan, çeviriler yapan yazarlardandır.

1920-1930 yılları arasında farklı gazete ve dergilerde telif hikayeleri ve Batı edebiyatından çeviri hikayeleri yayınlanır. Tiyatroya ve çocuk eğitimine ilişkin yazıları da olan Hikmet Şevki, muhtelif konularda da yazar. Çocuklara yönelik yazdığı Hayat Pınarı adlı uzun hikayesi ve hatıra ve mektup tarzıyla yazdığı Aşk Mahkumu (1938) romanı ancak ölümünden sonra yayımlanır.

Peki nasıl ölmüştür bu cesur ve yenilikçi edebiyatçı ?

Ölüm haberi için 29 Haziran 1930 tarihinde Hâkimiyet-i Milliye gazetesi “Hikmet Şevki Öldü”, Cumhuriyet gazetesi de “Çok Feci Bir Ölüm” başlıklı manşet atar.

Hikmet Şevki, Ankara’da Tabakhane civarında bir evde öldürülmüştür. Eşinin, Hikmet Şevki’yle birlikte olduğunu haber alan Şoför Cemal, onlara sekiz el ateş eder, kurşunlardan birçoğu Hikmet Şevki’ye isabet eder. Öfkesini dizginleyemeyen Şoför Cemal, kurşun atmakla yetinmez yaralı hâlde iken de onları bıçaklar.

Kısacası hukukçu olarak da bilinen gazeteci/yazar Hikmet Şevki’nin tekme tokat dayak yiyerek başladığı meslek hayatı, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde Tahrir Müdür Muavini olarak çalışmaya devam ederken ahlaki nedenlerle öldürülmesiyle son bulmuştur.

Hazin bir son.

Şimdi bir defa daha konumuza dönelim ve bir daha hatırlayalım olan biteni.

Gazeteci Hikmet Şevki, Şevket Süreyya’nın kitabında merdivenden yuvarlanırken, Çetin Altan’ın versiyonunda azarla kurtulmuştu. Bununla birlikte iki versiyonu bir biriyle karşılaştırdığımızda Şevket Süreyya’nın ismini vermediği mahkeme üyesinin Kel Ali namıyla bilinen Ali Çetinkaya olduğu da gün gibi ortaya çıkmış oldu.

O halde kimmiş bu Kel Ali haydi birazda onu irdeleyelim…

Ali Çetinkaya, 29 mayıs 1919’da Ayvalık’ta Yunan işgaline karşı ilk kurşunu atan 172. alayın komutanıdır. 30 Nisan 1920’de beş parasız, arkasında yeni doğmuş çocuğunu ve eşini bırakarak Malta’ya sürgün edilir.  Sürgün herkes gibi onun içinde zordur. Hatta belki de daha fazla. Çünkü sürgün sırasında henüz altı aylık bile olmayan çocuğunun ölüm haberini bir mektupla öğrenir. Buna rağmen 1921 yılında serbest bırakılmasının ardından evine bile uğramadan Ankara’ya geçer ve milli mücadeleye katılır. Ne denli bir vatansever olduğunu bu durum bile kendi başına anlatır.

Cumhuriyet döneminde ise efsane Nafia (Bayındırlık) bakanı olarak nam yapar. Ülkeyi bir baştan bir başa demir ağlarla örmüş bir hizmet adamıdır.

Diğer bir önemli özelliği ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde işlenen ilk cinayetin faili olmasıdır. Deli lakabıyla bilinen İstiklal Savaşı kumandanlarından muhalif karakterli Halit Paşayı herkesin gözü önünde sırtından vurarak öldürür ve çıkarıldığı mahkemede nefsi müdafaadan beraat eder.

Madem yeri geldi, Halit Paşayı anmadan geçmeyelim.

Halit Paşa belinde namuslu ve namussuz isimlerini koyduğu iki tabancasıyla gezen gözü kara bir kumandandır. Askerlerine ”oğlum vatan bizimdir, kaçan haindir” diye seslenmesiyle ünlü Halit Paşa, 93 harbinde Ruslara kaybedilen Kars ilimizi 1915 yılında vatan topraklarına geri katmıştır. Bu savaşa dair nesilden nesile geçen destan türkülerden birisinde Bekir Mehmet isimli bir er, savaşı köylülerine aktarırken Halit Paşa da şöyle onurlandırılır;

“…Başumuzda olan ol Halit Paşa,
Beyla bir kumandan görmamişiduk…”

Destanın tamamını buradan dinleyebilirsiniz 

Ayrıca Aşık Nihani’ye ”Vurun Evlatlarım”diye bilinen başka bir türküyü de bu zaferin onuruna kendisi besteletmiştir. Bu türküyü de buradan dinleyebilirsiniz.

Halit Paşa’nın belindeki silahların hikayesi de kendisine münhasırdır. Sağ yanındaki silaha düşmanla savaşırken kullandığı için ”namuslu”, sol yanındaki silaha cepheden kaçan askerleri vurmak için kullandığı için ”namussuz” adını vermiştir.

Bununla birlikte vatansever kimliği ile bilinen Halit Paşa ve silahları için herkes aynı sevgiyi hissetmiyor olsa gerek. Misal Ordinaryüs Profesör Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Anıların İzinde adlı iki ciltlik anılarında paşanın zalim tabiatından dem vurur ve küçük rütbeli subayları ve erleri keyfe keder öldürdüğünü şöyle aktarır:

Halit Paşa, milli mücadelenin ünlü tümen komutanlarındandı. Adını işitmiş, hakkında anlatılan birçok öyküyü tüylerimiz ürpererek dinlemiştik. Öfkelendiği zaman küçük rütbeli subayları, hatta erleri kendi tabancasıyla öldürürmüş. Birinci dünya savaşında Kafkasya’da böylece çok subay vurduğu söyleniyordu. Hatta o tarihte yedek subaylık yapmış olanlardan birisi, yiğit ve cesur teğmenlerden birinin, Halit Paşa silahına davranırken daha önce silah çekip, ‘ Paşam, bırak o silahı, ben de vatan evladıyım’ deyince, buna karşı, paşanın ‘Ben seni vurmayacaktım, denedim, aferin, cesur bir gençmişsin. haydi git’ dedikten sonra o subay geri dönüp giderken arkasından vurduğunu anlatmıştı da çok üzülmüştük. Bu öykü, belki doğru, belki yanlıştı. ama, Halit Paşa’ya ‘Deli Halit’ denildiği, savaş sırasında en ön hatlarda erler ve kendisini izleyen subaylarla birlikte savaştığı, birçok yara aldığı, gösterdiği yararlıklar nedeniyle rütbesinin yükseltildiği bir gerçekti..

Paşanın zalim tabiatına bir diğer örneği ise Sevan Nişanyan, Artvin dolaylarına yaptığı bir gezi vesilesiyle anlatır.

Birkaç kişi köyü keşfe çıktık. Kilise 1848 tarihli, bir zamanlar belli ki oturaklı bir binaymış, şimdi çöplük, çatı gitmiş, içeriyi pıtrak dikeni bürümüş. Köylüler toplandı. Ahkâm kestik, “Şunu temizleyip onarsanız hani turistler beğenir gelir resim çeker…” Maksat Aydınlık köylüsünü aydınlatmak! Yaşlı bir amca kafa salladı, kesin bir dille itiraz etti. Burası tekin değilmiş, olmazmış. “Vay cahil yobaz” diye düşündüğümüzü çok belli ettik herhalde ki anlatma ihtiyacı hissetti. Harp zamanında Ermenilerin hepsini bu kiliseye doldurmuşlar, ateşe vermişler. Daha düne kadar yerden yanık insan kemikleri çıkarmış. Yeminle söylüyor ki köylü yapmamış, Halit Paşa’nın askeri yapmış. Ama köylüden de katılanlar olmuş, belki. 1915 değil, 1918 Mayısı olmalı.

Kel Ali ile ölümüne sebep olan çatışmasını ise Ekrem Buğra Ekinci detaylı bir şekilde şöyle aktarır;

9 Şubat günü Ardahan mebusu Halit Paşa ile Afyon mebusu Kel Ali ekibi arasında malûl gazilere dair bir kanun teklifinin imzalanması hususunda kavgaya dönüşen bir münakaşa çıkar. Kel Ali ekibinin kendisine pusu kurduğunu düşünen Halit Paşa, Kel Ali’ye ateş eder. Keskin nişancı olmasına rağmen Kel Ali merdivenlerden yuvarlandığı için vuramaz. İşini bitirmek üzere üzerine atılınca meçhul bir silah arkasından Hâlid Paşa’ya ateş der. Paşa, sol göğüs altından yaralanır ve mecliste bir odaya taşınır. M. Kemal yanına gelip “Seni Ali Bey mi vurdu?” diye sorar. Deli Halit Paşa “Hayır” der  ve ”Kel altımdaydı, nasıl vurabilir. Beni i… Rauf arkamdan vurdu” diye cevap verir. İşin aslını bilenler, Rize mebusu Rauf’un arkadaşı Kel Ali’yi kurtarmak için paşayı vurduğu, fakat suçüstü hallerinde mebus dokunulmazlığı olmadığı için, Kel Ali’nin nefsi müdafaadan faydalanabilmek üzere suçu üzerine aldığına inandı.”

Ömrü cephelerde geçmiş, kurtuluş savaşı kahramanlarımızdan Deli Halit Paşa, yaralanmasının akabinde taşındığı meclis odalarından birinde rivayete göre 5 gün sonra hayatını kaybetmiştir. Ölümünden sonra çıkan Soyadı Kanunu’yla kendisine Karsıalan soyadı verilerek itibarı tasdik edilmiştir.

Dönelim tekrar Kel Ali’ye…

İşlediği ya da üstlendiği cinayetten bir sene sonra ilginç bir şekilde İstiklal Mahkemelerine atanması kaderin bir cilvesi midir bilinmez. Sene 1925’tir ve Takriri Sükun gereği ülkede yaprak kımıltısına dahi müsamaha gösterilmemektedir. Ali Çetinkaya’da üzerine aldığı vazifeyi hakkıyla yerine getirir. Öyle ki ”Sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine” hükmedebilecek kadar hukukun üstünlüğüne de iman etmiştir!.

Konu tekrar Ali Çetinkaya’nın hukukçu kimliğine gelince sözü başka bir tanık olarak Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’e de vermek vacip olur.

Mavi Sürgün başlıklı anılarında Ali Çetinkaya’dan bahseden yazar, asker kaçaklarının İstiklal Mahkemesince ölüm cezasına çarptırılmasını ve asılmasını yazılı olarak eleştirdiğinden ötürü aynı mahkemeye sanık olarak çıkarılır. Sonuç olarak halkı savaş aleyhine kışkırtmaktan dolayı üç yıllık sürgün cezasına çarptırılır.

Cevat Şakir, yargılanmak üzere kim bilir belki de Şevket Süreyya’nın oturduğu tahta sıralarda beklerken Karadeniz ahalisinden yedi sekiz kişinin mahkeme huzuruna getirildiklerini görür. Bu sanıklar, savunmaları için bulundukları yerin en anlı şanlı avukatlarından dört beşini tutmuşlardır. Cevat Şakir’in tabiriyle mahkeme salonuna orta oyunu şakşakçıları gibi giren avukatlara Ali Çetinkaya, kim olduklarını sorar. Onlar da yargılanan kişilerin avukatı olduklarını söylerler. Bir an duraklayan Ali Çetinkaya’nın ağzından çıkan sözler mahkeme salonunu buz gibi yapar:

Pekala, sizler de sanık olarak yargılanacaksınız!”

Bu arada Cevat Şakir’in kıdemli bir mahkum olduğunu da atlamayalım. Çünku bu olaydan önce İtalyan asıllı karısına tecavüze yeltendiği gerekçesiyle babası Mehmet Şakir Paşa’yı vurup öldürmüş ve uzun yıllar hapis yatmıştır. Amcası da sultan Abdulhamit’in ünlü sadrazamı Ahmet Cevat Şakir Paşadır. Cevat Şakir Paşa’nın Türkçe’de emsali bulunmayan 10 ciltlik Tarih-i Askeri adlı eseri çok değerlidir.

Biz yine Kel Ali’ye dönelim.

Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya’nın hayatının sonlarına doğru kendisi ile hesaplaşması ağır olur.  Yaşadığı ruhsal buhran yüzünden akli melekelerini kaybeder ve astırdığı insanların hayaletleri ile tartışmalara girerken görülür. Özellikle idamına hükmettiği İttihat Terakki’nin maliye nazırı Cavit Paşa’nın adını uykusunda dahi sürekli sayıklar durur. Sonunda zalim yada vatanperver olması bir tarafta dursun, çıldırmış bir şekilde hayatını kaybeder.

Yazımızda bahsini ettiğimiz Damat Ferit sürgünde ölürken, Şevket Süreyya ise şeker ve tansiyon hastalıklarından mütevellit eceliyle yatağında ölür.

Hikmet Şevki boynuzladığı adamın kurşunlarına hedef olurken, Halit Paşa sol yanından yer ittihatçı kurşununu.

Rıza Tevfik ise 21 yıllık vatan hasretinden sonra 1943 yılında çıkarılan af ile memleketine dönebilmiştir. İlerleyen yaşı gereği zayıf düşer ve 1949 yılında zatürre hastalığından vefat eder.

Kemik kanseri olan Halikarnas balıkçısı ise 1973 yılında İzmir’de hayata gözlerini yumar.

Yazıyı nasıl bağlayacak diye merak edenleri fazla bekletmeyelim.

Öyle ya da böyle, hepimiz hırslarımızın kurbanı oluyoruz. Üstlendiğimiz roller, yanlışlarımızı ve doğrularımızı saptarken, büyük ümitlerle yol alıyor, kimi zaman hüsranla bitirip, kimi zaman ise galipken mağlup olduğumuzun farkına çok geç varıyoruz.

Bu yüzden hayal kırıklıkları ve pişmanlıklarla yüzleşemediğimiz zaman hepimiz kurmuşuzdur bu cümleyi şaşkaloz bir halde çırpınırcasına;

”Yok yok ağlamıyorum, gözüme birşey kaçtı…”