Serbest Yazılar & Denemeler

Şükriye’ye Rast Geldim, Dağınık Bırakırdı Saçlarını, Toplamış Bugün…

Çocukken öğüre öğüre yerdim pırasayı.

Öyle yazıldı işte bu yazı.

Pırasa sevmiyorsan belki de hiç okumaman lazım.

Münasebetsiz ve acur bir giriş oldu farkındayım.

Fakat bitirince fark ettim ki;

Zaten bokuyla kavga eden bir yazı bu.

Önce başlığı ile olan illiyet bağını kuralım.

Bu yüzden Münasebetsiz Mehmet Efendi’nin hikayesini anlatmalıyım sana.

Rivayete göre II. Mahmut döneminde, “Münasebetsiz Mehmet Efendi” namıyla meşhur biri varmış.

Sultan, bu merakaver lakabın kaynağını sorgulamak ve neden “Münasebetsiz” dendiğini öğrenmek için adamı saraya getirtmiş.

Neden getirildiğini bilmeyen Münasebetsiz Mehmet Efendi, huzura çıkıp el etek öptükten sonra, padişahın önünde beklemeye başlamış. Bir müddet adamı süzen Padişah sormuş kendisine:

– Sana neden “münasebetsiz” diyorlar?

– Bilmiyorum sultanım…

Yaşanan bu diyaloğun ardından bir müddet daha sessizlik olmuş. Aynı zamanda musikişinas bir adam olan Mehmet Efendi bir fırsatını bulup konuyu müzikten açmış. Padişah adamın bilgisinden ziyadesiyle memnun kalmış. Adamın lakabı ile kendisi arasındaki uyumsuzluğa hayret eden sultan tam bir kaç kese ihsanda bulunacak iken Mehmet Efendi başını hafif doğrultarak padişaha:

-Zatı alinizin pederi, diye sormuş; Zurna çalar mıydı?

Adamın sorduğu soru karşısında kısa bir süre şaşkınlık yaşayan II. Mahmut hemen akabinde  “anladım anladım” dercesine başını sallamış ve ivedi çıkartmış saraydan Münasebetsiz Mehmet Efendi’yi.

Hülasa bu yazının başlığı da,

Bir anlamda,

“Zatı alinizin pederi, zurna çalar mıydı” diye soruyor siz okuyucuya.

O halde başlığı ile celp ettiğim merakınızı dikkate dönüştürebildiysem eğer,

Geleyim yazının asıl konusuna;

Avam ve deha.

Okkalı, kerli ve ferli iki kavram.

Avamı şimdilik bir kenara koyalım,

Peki, nedir deha?

Cemil Meriç geliyor aklıma, bir de Cellini.

Ne diyordu papa cinayet suçuyla idamı istenen Cellini için;

‘Bizim kanunlarımız avam için vardır dehalar için değil’

Yoksa, Papa’nın dehalık diyerek ayrıştırdığı ve kutsadığı şey: bilgiye dayalı özgüven ve cesaret hali mi?

Halbuki Dünya’nın ziyası hamuş olur demezler mi biri başkasını öldürünce?

Belki de dünden bugüne inmiş tüm ayetler, dikilmiş tüm anıtlar, avama, sıradan insanlara misal olsun diyerek emsal olarak sunulmuş olabilir mi hayatımıza?

Yani ağyarı yok avamın kendi içinde…

Aslında ne kadar saklanırsa saklansın iki şey çok kolay fark ediliyor;

Birincisi zekâ -ki çoğu zaman dehaya delalettir ve ne yazık ki kibre mani değildir.

İkincisi eblehlik ki kök olarak “belih ya da behaletten gelir ve tekrar eden sıradanlık üzerinden avama atfedilir.

Bu iki kavram için aralarında kurdukları sembiyotik ilişki ile birbirlerini tedavülde tutan ve birbiriyle ünsiyet bağı içerisinde yaşayan bir nevi Yin – Yang tezahürüdür diyebilir miyiz?

Mecazı hakikate inkılap etmeden söylemek gerek lakin taşları da yerli yerine koyarak elbet.

Bilgiye dayalı özgüven ve cesaret hali, dahilik için delalet müessesesini bir başına sırtlanıyor.

Bununla birlikte insan-ı kâmil makamına ulaştığını vehmeden kişi enaniyet potasında eriyerek nefsi emareye tutsak olabiliyor.

Cümle çok uzun oldu farkındayım o halde özetini vereyim;

Nefsi emmare tutsağı kişi kutbi allame de olsa ebleh düsturuna tabidir diyebilir miyiz?

Çünkü ne yazık ki nefsi emmare tutsağı olan hal, kibir, çokbilmişlik ve hamasetle harmanlandığında ortaya dehalığa münhasır olanı değil de grotesk bir özgüven hali vuku buluyor.

Rahatsız edici yani.

Öyle ki bu grotesk özgüven hali kategorik muhalefet yapıp empatiye uzak duran insan profilini de çoğu zaman çok güzel kalıba döküyor.

Bu kalıptan çıkan kişi övülmekten keyif alıp eleştirilmekten ıstırap duyar, ziyafeti sevip bulaşıktan kaçar ki bir toplumun köylü kasabalı sınıfında değil de aydın sınıfında bu semptomların görülme sıklığı eblekleşen aydın sınıftan türeyen dehalar önderliğinde toplumsal eblekleşmeye apaçık delil olma haline dönüşüyor.

Çünkü toplum mühendisleri tarafından avam için birer anıtmışçasına misallerden emsallere dönüştürülürlerken ölürcesine korudukları imajları ve alkış bekleyen bakışları ile kibirden bağrınıza bıçak olur batarlar.

Bu arada şunu da belirteyim ki narsisizm değil, kibir diyoruz ve ikisi arasındaki farkı öğrenmek istiyorsan burayı oku.

Bununla birlikte nefs-i emmâresini pişmanlıkla hesaba çekip, onun çirkin hâl ve hareketlerinden kurtulmak için gayret gösterenler, nefs-i levvâmeye doğru mesafe alıyorlar.

Peki, ama acaba zekâ dediğimiz şey, nefs-i levvâmeye doğru mesâfe alamadıkça kıvranır, kıvrandıkça sıradanlaşır ve sonunda intihar ederek eblekleşir mi ki?

Kim bilir? belki de sadece bebekler ölü doğmuyor bu ülkede.

Dehaları eblekleştikçe toplum da eblekleşiyor ve böylece geleceğin ebeveynleri de ölü doğuyor olabilir mi?

Vesselam…