Serbest Yazılar & Denemeler

Kanadı Kırık Kuşlar

Sen hiç ağzında ekmek parçasıyla, ağlamaktan katılırken yüzü kıpkırmızı olmuş bir çocuk gördün mü ?

Ben hiç unutamadım…

Oturduğum semtin Cami’sinin karşısında bir banka şubesi vardı. Hala da var aslında.

Ortaokul yıllarımda yaz aylarında okulun bitimine yakın bankanın giriş kısmının az ötesinde yere genişçe bir naylon serer üzerine özenle serdiğim gömlekleri satar, harçlık yapardım.

Tezgahımı açtığım yerin tam karşısında bulunan amele pazarında sabahtan itibaren genç, yaşlı bir çok insan toplanır kendilerini işe götürecek kamyonların gelmesini beklerlerdi.

Hırsızlık yapmadan rızıklarını kazanmaya çalışan insanların yaz kış bekleştikleri yerdi burası.

O gün çok sıcaktı.

Tezgahımın az ötesinde köşe başında bir çocuk ile ben yaşlarda abisi hararetli bir şekilde tartışıyorlardı. Henüz 5 -6 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim çocuk iki eliyle abisinin bileğini yakalamış, çekiştirip yalvarıyordu. Elindeki buruşuk poşetten çıkardığı ekmek parçasını kardeşinin eline tutuşturan abi, iki elini kardeşinin omuzlarının üstüne yarı sert bir şekilde koyup onu kaldırıma oturttuktan sonra amele pazarına doğru seyirtti.

Olan biteni sinema izler gibi takip ediyordum. Elinde ekmeği ile yerinden kalkıp abisinin ardından yalvaran çocuk, analarının yuvada bırakıp yiyecek aramaya çıktığı kanadı çıkmamış yavru kuşlar gibi çaresiz bir şekilde sızlanıyordu. Abisi yolun karşısından ona bir yere ayrılmamasını işi bitince döneceğini söylerken, çocuk bir eliyle ekmeği sıkıca tutmuş diğer eliyle abisine geri gel işareti yapıp ağlıyordu.

Çok geçmedi yol ağzına gelen bir kamyon amele pazarının önüne doğru park etti. Başında kasketi, ağzında sigarasıyla yolcu tarafından inen bir adam parmağıyla işaret edip bir şeyler söyleyerek seçtiği işçileri kamyonun kasasına doldurmaya başladı.  Çocuğun abisi kendisini sürekli öne atmasına rağmen herkesin Çavuş diye hitap ettiği bu adam ona hiç bakmıyor, yüz vermiyordu.

Bir süre sonra tıka basa dolmuş kamyonun kasasına binemeyen iki kişi vardı. Birisi altmış yaşlarında başında koyu yeşil takkesi sırtında kareli oduncu gömleğiyle yaşlı bir amca diğeri ise çocuğun abisiydi. Yalvarmaya benzeyen haykırışları ile kamyonun kasasına atlamaya çalışan çocuğu Çavuş sürekli eliyle itiyor ve uzaklaştırmaya çalışıyorken diğer eliyle de kasanın kapağını kapatmaya çalışıyordu.

Sonunda kamyonun kasasına atlamayı başaran çocuğu Çavuş hırsla kolundan yakaladı ve okkalı bir küfürle aşağı doğru çekti. Yüz üstü asfalt zemine kapaklanan çocuğun ağzı yüzü kan içinde kalmıştı. Yoldan geçen herkes bu sahneyi izliyor bir yandan da ayıplayan ifadelerle Çavuşu protesto ediyorlardı. Çavuş hiç oralı değildi hatta bir yandan küfür ediyor diğer yandan yerdeki çocuğa tekmeler savuruyordu. Çocuğun başına koşan yeşil takkeli amcanın kendini siper ederek araya girmesiyle Çavuş arkasını döndü ve kamyonun yolcu kapısına doğru ilerlemeye başladı.

Yerden kalkan çocuk salya sümük ağlarken yalvaran ifadelerle hala içinde diğer işçilerin de bulunduğu kamyonun kasasına atlamaya çalışıyordu. Yaşlı amcanın engellemelerine aldırmadan kasanın kapağının üst kısmına elleriyle yapışan çocuk bir yandan gaza basarak hızını alan kamyona koşar adım eşlik etmeye çalışırken diğer yandan da gövdesini kapağın üzerinden aşırmaya ve içeri atlamaya çalışıyordu.

Kamyon ani bir frenle durdu. İçinden fırlayan Çavuş kamyonun durmasını fırsat bilip yarı beline kadar kapağa tırmanan çocuğu pantolonunun kemer kısmından yakaladı ve olanca gücüyle yere, asfaltın üzerine çekti.

Olan bitenden gözlerimi ayıramıyor korkudan sırtımdaki tüylerin ayaklandığını hissediyordum.

Yaşlı amca hamle yapmasına rağmen kafası sert bir şekilde yere çarpan çocuğa bu sefer yetişememişti ve Çavuş’un attığı meydan dayağını etraftaki herkes gibi o da isyanla karışık üzgün bir ifadeyle ve Çavuşu kızdırmayacak tonda söylenmeleriyle izlemeye mecbur kalmıştı.

Çavuş ensesinden yakaladığı çocuğu ayağa kaldırdı ve elinin içini kullanarak kürek sallar gibi bir kafasına, bir suratına şiddetli şekilde vurmaya ve küfürler etmeye başladı.

O esnada hemen yanı başımda eliyle pantolonumun baldır kısmından yakalayarak panik bir halde çekiştiren ve beni kendisine siper alan kardeşini fark ettim. Gözlerimiz birbirine kilitlendi. Diğer eliyle sımsıkı tuttuğu ekmekten aldığı bir ısırık lokma dişlerinin arasında ha düştü ha düşecek şekilde ağzının kenarından taşmış dururken, gözlerinden yaşlar sicim gibi dökülüyor, kendisi ise ağlama ile nefes alamama arasında katılmış bir halde sanki can çekişiyordu.

Ben seni hiç unutmadım çocuk.

Abini de unutamadım.

Çavuşu da.

Abin o gün o dayağı, bir önceki gün işe götürdüğünde çavuşa avantasını vermeyi reddettiği için yemişti. Yediği onca dayaktan sonra kalabalığın yardımıyla Çavuşun elinden kurtulmuş ve iki kardeş el ele tutuşup ağlaya ağlaya gözden kaybolmuştunuz.

Ekmeği de, abinin elini de öyle sıkı tutuyordun ki sanki hiçbir kuvvet seni onlardan ayırmamalıydı.

Yıllar yılları kovaladı ve seni onca zaman sonra tekrar gördüğümde liseli olmuş, sahilde arkadaşlarımla geziyordum. Büyüdüğümü kendime kanıtlar gibi arkadaşlarımla sigara kullanıyor ama hala tam büyümediğimi bildiğim için de paket taşıyamıyor, ailemden gizli gizli içiyordum.

Sahildeki parkın içerisinde gözlerimiz o günkü gibi birbirine kilitlendiğinde ikimizde birbirimizi tanıdık. En fazla iki üç saniyelik bu an senin kafanı önündeki torbaya eğmen benim de seni arkamda bırakıp yürüyüp gitmemle son bulmuştu.

Ben büyüdüğümü iddia edip herkesten gizli sigara içerken, sen parkın içerisinde bir duvar dibinde bali çekiyordun ve görünen o ki ne kimseden saklamaya gerek duyuyordun ne de büyüyüp büyümemek umurundaydı.

Elindeki bali torbasını öyle sıkı tutuyordun ki sanki hiç bir kuvvet seni ondan ayırmamalıydı.

Biz insanlar kuşlar gibiyiz.

Kimilerimiz ana babamızın kanatları altında yuvamızda beslenir, serpilir, kanatlanır ve günü gelince olanca gücümüzle çırparak uçarız kaderimize doğru.

Bazılarımız ise kanadı kırık başlarız hayata, uçamayız ve yem oluruz ıssıza, kötüye.

Vesselam…